Ara
  • Aynur Karabulut

BİZİM MUSTAFA’NIN HAYALİ!... HİKAYESİ…. ABBARA KAHVE...

Güncelleme tarihi: 3 Oca 2019


Abbara geçit manasına geliyor. Sanal olandan gerçeğe, doğal olan bir geçit belki de.

Dingin atmosferinde doğadan feyz almanızı sağlıyor.

Abbara Kahve amatör ruhla hayal edilip, parasız çözümler geliştirirken yakalanmış bir başarı öyküsü.

Mekanın sahibi Mustafa Bey; İmkansızlıkların içinde büyümüş bir köy çocuğu. Elektrik ile on üç yaşında tanışmış. Bu “Çocukken en büyük hayali köyünden başka bir köye gitmek olan BİZİM MUSTAFA’nın hikayesi.” Abbara Kahve de yirmi yıllık bir hayalin ürünü.

Mütevazı kişiliği ve güler yüzüyle evimizdeymiş gibi ağırlıyor misafirlerini, bizleri. Ve söyleşimize başlıyoruz.

Abbara Kahve’nin hikayesini anlatır mısınız?

Yirmi sene önce böyle bir hayal kurmasaydım böyle bir yer olmayacaktı. Burası çöplerin atıldığı, atıl bir yerdi. Biz burayı Üsküdar’ın merkezinde doğayı hatırlatan, kuş, martı, bülbül seslerinin olduğu bir alana dönüştürdük. Bunu insanlarla paylaşıyoruz.

Modernizmin hakim, tüketimin yaygın olduğu; insanların artık sadece sosyal medya platformlarında paylaşım yapmak adına mekanları kullandığı bir çağı yaşıyoruz. Mekanların ruhlarını kirletip, öldürdüğü bir dönem bu.

İnsan ve tabiat ilişkisini ele alıyoruz. Özümüzü hatırlatıyor mekanımız, bir köy yeri gibi, doğal sıcak samimi, yerel. Biz burada insanların arınıp, dinlenmesini sağlarken, onlara köklerini hatırlatıyoruz.

Bizim bir hikayemiz var. Bu alan biriktirilmiş bir kültürün ürünü. Masamızdan sandalyemize her şey bizden, içimizden kültürle donatıldı. Duvarlar ise zaten çok büyük bir sürprizin ürünü. Çekici keseri alıp duvarın sıvasını soymaya başlayınca bu kırmızı tuğlalar çıktı. Bu tuğlaları bulunca bütün binayı öz dokuyu bozmadan sıvasını soyduk.

1950’li yıllarında yapılmış bir bina, bizim için sürprizler barındırıyormuş meğer. Zemine beton döküp karıncaları öldüreceğimize doğal kaldırım taşı mantığı uyguladık. Burayı kurarken elimizden geldiğince doğala müdahale etmemeye çalıştık. Doğa da bize destek oldu, daha da güzelleşti.

Bu verimin, bitkilerin, bereketin buradaki kültürden beslendiğini düşünüyorum. Bir ortamda ne kadar günah işleniyorsa, negatif şey yaşanıyorsa o ortamda onun izi, enerjisi kalıyor. Ve o enerjiye ait değilsen o ortam basık geliyor. Rahatsız ediyor. Biz bu alanla birlikte kendimizin de temiz kalmasına özen gösteriyoruz. Günahın her yere sinmemesi gerektiğini, bunun mümkün olabildiğini, gerekirse arınabileceğini düşünüp, göstermeye çalışıyoruz.

Yardım kampanyalarına kendimizce destek oluyoruz. Üç yıl gibi kısa sürede bereketle geldiğimiz bir noktadayız. Bu para ile olacak bir şey değil. Gönülden, el yordamı ile yapıyoruz. Katkı, fikir, yardım ne gelirse elimizden yardımcı olmaya çalışıyoruz. Gençlere destek vermeye gayret gösteriyoruz. Amatör ruh ile işletiyoruz.

Hobi odalarımız ile birlikte tamamlanmayan alanlarımız var. Gelen ders tekliflerini değerlendiriyoruz. Bunlara açığız yavaş yavaş ilerliyoruz. Zemini sağlam oluşturmak için çabalıyoruz.

Mesela aşure gününde aşure ikramımız oluyor. Ramazanın belli olmayan bir gününde misafirlerimize; “bugün iftarınız bizden diyoruz.”

Öte taraftan menümüze koyduğumuz her yiyecek ve içeceğimize itina gösteririz. Kendimizin yemediği, içmediği hiçbir şeyi ikram etmeyiz. Kahvemizi kendimiz kavuruyoruz. Eşim ev usulü tatlı ve yemek yapıyor. Glikoz değil, doğal şeker kullanıyoruz. Çay için çok uzun süren Ar-ge çalışmaları yaptık. Felsefesi, hikayesi, kültürü, mantığı ve güvenirliliği var.

Gelen misafirlerimizin kendilerini evindeymiş, arkadaş ortamındaymış gibi hissetmelerini istiyoruz. Tabiatın kendisinden besleniyoruz.

Biz deneyerek, yaşayarak öğrendik. Şimdi öğrenmek isteyen herkese kapımız açık, bildiklerimizi paylaşmaya hazırız. Yapılabilirliği göstermek istiyoruz. Modern çağda bayilik diye bir şey var. Bizim işimizde bayiliğe falan gerek yok. Gelsin sorsun, biz anlatalım gitsin. Yeter ki yapılsın, bu tür mekanlar artsın. İsmimizi taşımasına gerek yok, gönül bağımız olsun.

Peki, sizi tanıyabilir miyiz?

Mustafa Yıldırım, 45 yaşında Bartın’ın bir dağ köyünde doğmuş 13 yaşına kadar elektrik ve televizyonla tanışmamış biriyim.

Bir gün, inekleri alıp tarladan eve geliyordum. Baktım ki evimiz ışıl ışıl parlıyor. İlk kez o gün ışığı gördüm. İlk söylediğim şey, artık karanlıktan korkmayacağız olmuştu.

O yaşıma kadar köyden hiç çıkmamıştım. Bizim köyümüzün dışında ki bir köy benim için başka bir dünya demekti. Köyde çocuk doğar. Bir tane ilkokul var orada okur. Oradaki hayata katılır. Köy hayatı yorucudur. Çocukken çok yorulurdum. Bu yorgunluktan kaçmak için bir arayıştaydım. Ama bir hayalim yoktu. Çünkü hayal kurmanız için birilerinin size anlatması, köyün dışındaki dünyayı bilmeniz lazım. Bilmiyorduk. En fazla bir kol saatim olsun diye hayal kurardım. Bir ayakkabım olabilirdi. Mesela ben 13 yaşıma kadar yırtık lastik ayakkabı giydim. Çünkü hep sizden büyük abilerinizin küçülmüşleri ile büyürsünüz.

Biz dokuz kardeştik. En büyüğüne alınır, sırayla giyerdik. Ben böyle bir hayattan kurtulmak için köyün üç saat uzağındaki bir kuran kursuna gittim. Orada okudum.

Babam kömür ocağında işçiydi, normalde içki içen biriydi. Fakat o dönem tövbe etti. Bir gün camiye giderken cami hocası, senin oğlun başarılı olabilir demiş. Tek cümle. O dönemlerde cami hocasının sözü çok değerliydi. Çünkü köylü insana değer verilmezdi. Cami hocasının sizinle konuşması insan yerine konulduğunuzun göstergesiydi. Gururumuz okşanırdı. Benim maceram orada başladı. O günden sonra Kastamonu’nun Cidde ilçesinde Yatılı İmam Hatip Okuluna başladım.

Köyden başka bir yerde olmak benim için çok farklı bir durumdu. Mesela, köyde birine bir şey söylerken sesinin duyulmayacağını düşünür, dokunarak söylersin. Köyde öyle bir etkileşim vardır. Bu iletişim dili bile farklıdır köy ve ilçe arasında.

Bir kandil gecesi dediler ki çarşıdaki camiye gidilecek. Okulumuzdan çıkıp tepeden bakınca binlerce ışık yanıyordu. Hayatım boyunca unutamayacağım bir anıdır o manzara. Ayrıca ilk kez bir çarşıdan geçmiş olmak çok ilginç bir deneyimdi benim için. Yoksulluk size; gördüğünüz her şeye şaşıran, meraklı yapan ve meraktan ötürü araştıran bir kimlik kazandırır. Bunu koruyabilirseniz, büyüdükçe törpülemezseniz iyi iş çıkarabilirsiniz.

O dönemde en büyük hayaliniz neydi?

Bizim köyün haricindeki başka bir köye gitmek. Çünkü gidebileceğim başka bir yer bilmiyordum. Başka hayal kurmasını bilmiyordum. Mesela o dönemlerde İstanbul’dan köye gelip, eski elbiseler satan bir kadın vardı. Bizde dağdan mantar toplayıp kendisine verir karşılığında ikinci el elbise alırdık. O ikinci el elbiseler bile bizim için çok büyük bir hayal ve mutluluktu.

İstanbul maceranız nasıl başladı?

İmam Hatip bitince Marmara İlahiyat Fakültesini kazandım. Çok ideolojik bir hayat yaşıyorduk. Ailemiz çok karışmazdı okul hayatımıza, ne yaptığımıza. Sonra bir gün ideolojik hayatın gerçek hayatla uyuşmadığını Beyazıt’ta ‘Kahrolsun Amerika’ demeye başlayınca gördük.

Eğitimimi bıraktım, o ideolojik hayatı da. Sıfırladım hayatımı. O yıl evlendim. Lise mezunu olarak değişik sektörlerde çalıştım. Hayalimizin peşinden bir arayış serüveni ile devam ettik.

Böyle bir Kahvehane fikri ne zaman ve nasıl oluştu?

Lise ve üniversite de edebiyata ilgim vardı. Okumayı seviyordum. Sait Faik Abasıyanık’a ait bir öykü okumuştum. Öykü bu tarz bir kahve ile ilgiliydi. O öyküyü okuduktan sonra özenle hazırlanan, sunulan, kültürü olan bir yer açmak en büyük hayalim oldu. İlerde bunu yapmak ve yapılabilirliğinin mümkün olduğunu göstermek istedim. Kapitalist sisteme geçilmiş, tüketimin hızla arttığı her şeyin bu dar açıdan şekillendiği bir dünyada üreten bir yer açmak ve insanlarla bir yolculuğa çıkmak istedim.

Birçok kitap kafe var, duvarları kitaplarla dolu olan. Asıl amaç okunsun diye değil aksine okunmasın dekor olarak dursun, bozulmasın diye yapılmış. Biz burada kahve kültürünü, ruhunu koruyarak, gerçekten kitap okunsun, hatta yazılsın diye bir kahve açtık. Beraber üretebileceğimiz bir mekanımız olsun dedik.

Abbara ne demek? Nasıl kuruldu?

Bu benim için olağan üstü bir şey. Çünkü babadan kalma bir mirasım, desteğim yoktu. Tırnaklarımızla kazıya kazıya yaptık her şeyi.

Bir gece televizyonda bir belgeselde Mardin’deki Abbara’lar anlatılıyordu. Abbara’nın mantığı şudur. İnsanlar; komşum geçebilsin diye evinin bir bölümünü, odasını yola bırakmışlar. Bizim medeniyetimizdeki paylaşım kültürünün mimari formu. Bu çok değerli bir şey. Abbara, Arapça’da “GEÇİT” demek.

Burası konum olarak Üsküdar’ın en merkezi yerinde. Denize yüz metre mesafede olmasına rağmen kesinlikle sesin, trafiğin, keşmekeşin, araba egzozlarının olmadığı bir yer. Onun yerine yeşil ve huzurlu bir alan.

Bahçemizde çok fazla sayıda bitki çeşidi var. Itır çiçeğini birçok insan ilk kez burada görüyor. Farklı ağaçlar, rengarenk çiçekler var. Dut, Palmiye Şimşir ağacı… ki bunlar planlanmış şeyler değil. Her yönüyle buraya ait, organik, bereketli ve verimli bir mekan.

Abbara için geçit dedik. Peki siz nereye geçit açtınız?

İnsanlar buraya geldiği zaman öncelikle dinlenebilsin istiyoruz. Normalleşsin. Hayatın keşmekeşinden arınsın. Buradan çıkınca da hayatına, işlerine daha enerjik devam edebilsin. Buraya gelmesi ona bir değer katsın.

Amacımız sadece para kazanmak değil. Buraya gelindiğine değsin. Bir çay mı içti? O çay için ödediği para için desin ki ‘Çay güzeldi, helal olsun bu parayı veriyorum.’ Helal etsin hakkını ayrılırken.

On sene önce burayı açabilmek için yan binadaki internet kafeyi devraldım. Geçmişte bahçemiz metruk bir yerdi. Biz burada alan dönüşümü yaptık yirmi bin çuval moloz attık. Her şey omuzda taşındı. Maddi imkansızlıklardan ötürü de kendimiz yaptık. Zemindeki taşları bile kendimiz döşedik.

Bu işleri yaparken mimari bir eğitim veya danışmanlık almadım. Köyde doğduğum evin çocukken geçtiğim kapısını alıp getirdim. Yaşanmışlığı olan objeleri mekana taşıyıp, yaşatıyoruz. Alt kattaki dövenlerde öyle. Arada kara bir saban var. Küçükken kullandığım bir saban. Toprağa sürdüğümüz saban. Bunları para vererek almadık. Kendi kullandığımız eşyaları getirip koyuyoruz. İlk açtığımız zaman hiç reklam yapmadık. Çay demleyip biz içiyorduk. Gelenler, müşterilerimiz oldu. Reklamımızı yaptılar. Arkadaşlarımız duydu, duyurdular. Dilden dile gelişen bir referans oluştu. Gelen bir kişi bir dahaki sefere on kişi ile geliyor.


Kendi kültürüne yakışır bir yayılma biçimi olmuş aslında. Tıpkı eskiden kulaktan kulağa yayılması gibi.

Oyun, ses sistemi vs. hiç koymadık, tercih etmedik. Romantik yakınlaşmaya müsaade etmedik. Bu bize, Üsküdar’da aile mekanı olması özelliği sağladı.

Artık evler modernleşip, odalar küçüldükçe, bayanlar iş hayatına katıldıkça evde serbest bir şey yapılamıyor. Bu yüzden sohbetler, okumalar da burada yapılabiliyor. Eleştirilecek gibi görünse de eleştiremiyoruz çünkü modern hayat bunu gerektiriyor. Evin yapısı ona müsait değil artık. Bu tarz yerler tercih sebebi oluyor. Bizde bu noktada tercih ediliyoruz.

En önemlisi buraya gelen mutlaka bir daha geliyor. Bu da başarılı olduğumuzun en bariz göstergesi. Mekanımız edebiyat dergilerinin toplantılarına ev sahipliği yapıyor. Tefsir, hadis, siyer ve çeşitli kitap tahlil grupları bizi tercih ediyor. Ev tipinde odalarımızın olmasından ötürü de tercih sebebi oluyoruz.

Haftanın belli günleri okuma gruplarına tahsis edilen odalarımız var. Her cumartesi bir yazar eşliğinde edebiyat programları yapıyoruz. Samimi sıcak bir ortam oluyor.

Bu tarz bir kahve işletip geçmiş kültüre sahip çıkmanın avantaj ve dezavantajları nelerdir?

Eskilerden örnek aldığımız yerler var. Mesela; Marmara Kıraathanesi, Küllük Yazı Kitabevi. Bu yerler Türk Edebiyatımızda, edebiyatçılarımız için önemli yerlerdi. 1950’lerde yazarlar, okuyucuları ile buralarda buluşurdu. Biz de buraları örnek alıyoruz. Kültürel bir alan açtığımızı düşünüyoruz. Kahvemizde, deneme, şiir yazan; okuyan, resim çizenler insanlar görebilirsiniz. Mimari olarak da mekanımızın ilham arttırıcı bir yönü var.

Ticari bir kavgamız yok. Elbette ticari döngüyü sağlamamız gerekiyor. Ara ara fiyatlar yükselebiliyor. Mesela 2 TL olan çayı 3 TL yaptık. Eskiden beri tanıdığımız arkadaşlar bile ‘Mustafa çayı 3 TL yapmış’ deyip kalkıp gidiyorlar. İyi de bu Mustafa’nın da bu yeri devam ettirebilmek, kapitalist sistemin gerçekleri ile baş edebilmek, ayakta kalabilmek için arada böyle şeyler yapması gerekiyor.

Bizim Mustafa bizim Mustafa. İyide sizin Mustafa ölsün mü?

İnsanlar neden rahatsız oluyor? Çünkü biz, onları müşteri olarak görmüyoruz. Herkesle sohbet edip muhabbet kuruyoruz. Adamın derdini de sevincini de paylaşıyoruz. Bizi yakın ve ulaşılabilir gördüğü için ‘Bizim Mustafa’ diyor. Öteki yerlerle böyle bir diyalog kurma şansı yok. O zaman eleştiremiyor da. Kapitalist davranmıyoruz. Kasamıza giren her kuruşunu buradan alabilsin istiyoruz. Onun için uğraşıyoruz.

Abbara kahvede karşılaşıp hiç unutamadığınız bir anınız var mı? Abbara kahve size ne kattı?

En mutlu olduğum şey şu: Birinin gelip uzun zamandır göremediği birini görüp şaşırıp, gidip sarılması. Burayı açmadan önce hayata farklı bakıyordum, burayı açtıktan sonra kendi içimdeki insani yolculuğumun değiştiğini düşünüyorum.


Hayata, insanlara, nesnelere farklı değerler veriyordum . Daha koyu ve keskin çizgilerim vardı. Şimdi insanlara daha fazla değer veriyorum. Daha fazla saygı duyuyorum. Kendi iç yolculuğumda buradaki gruplardan çok farklı şeyler öğrendim. Her programa katılıp payıma düşeni almaya çalışıyorum. Hayata bakış açım değişti. Korku ve kaygılarımı bıraktım. Hayata daha barışçıl daha insani ve daha sıradan bakıyorum. İnsanları dışlamıyorum. Her insanı Allah’ın yaratığı, ruhunu üflediği saygın birey olarak görüyorum. Herkesi Allah’ın yarattığı olarak gördüğün zaman insanlardan korkmama gerek kalmıyor.

45 yaşındayım bizim nesil korkuyla, cezayla cehennemle korkutuldu hep. Biz olumlu şeylerden ziyade olumsuz şeylerle korkutulup terbiye edildik. Fakat bakış açımız değişti. Artık hayata ve insana pozitif iyi enerji ile bakıyoruz. Bu şekilde sevgiyle bakıp doğru davranırsak kendi hayatımızı düzeltmiş oluruz.

Abbara her şeyden önce insani kimliğimi oluşturmamda, kendimle yüzleşmemde, geliştirmemde bana öncülük ediyor. Abbara benim, bizim yolcuğumuz aslında…

Vakit ayırdığınız ve misafirperverliğiniz için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim çok keyif aldığım, samimi, doğal bir söyleşi oldu. Her zaman ağırlamaktan memnuniyet duyarız.


Röportaj/Aynur KARABULUT


ABBARA’DA YAPILAN ETKİNLİKLER

Hızlı ve Verimli Okuma Teknikleri

Liberal Düşünce Topluluğu Kitap tahlilleri ve Söyleşileri

Edebiyat ve Tanışma Söyleşileri

Halk Edebiyatı Dergisi Söyleşileri

Yazar&Okuyucu Buluşmaları

Kermesler

Yardım Programları

Çay & Kahve Söyleşileri

İmza Günleri

Rümeysa Çamdereli Gitar Dinletisi

Programları, güncel tarih ve saat bilgilerini Abbara Kahve sosyal medya hesaplarından takip edebilirsiniz.



Adres

Sultantepe Mh. Selmanipak cd. No:27 Üsküdar/İstanbul

0533 815 55 97

İnstagram: abbarakahve

Facebook: Abbara Kahve

Twitter: @AbbaraKahve

269 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör