Ara
  • Aynur Karabulut

İSTANBUL’U YAŞAYABİLİYOR MUYUZ?

Gezmeyi ve anlatmayı seven, aynı zamanda gezmek isteyenlere yol gösteren, İngilizce öğretmeni, Tur Rehberi, Hikâye anlatıcısı, Etnograf, Gezgin Haktan Tursun ile yolculuğa çıkmadan önce hazırlık heyecanı tadında çok keyifli bir söyleşi yaptık. Kâh İstanbul’un arka sokaklarında kaybolduk kâh bir mahzende iz peşine düştük. Heba edilen tarihi yapıtları hüzünle andık. İstanbul’un göz yoran, nefes aldırmayan, yeni modern mimari anlayışından ise hızla uzaklaştık…

Söyleşi için seçtiğimiz mekân ise röportajın amacına uygun olarak özenle seçilmişti. Tarihi Yeraltı Camisinden keyifli bir tur için hazırsanız o zaman buyurunuz efenim.

Haktan Tursun kimdir?

Sivas ilinin Kangal ilçesine bağlı Alacahan köyünde doğup büyüdüm. Annem babam hala orada yaşıyorlar. ODTÜ İngilizce Öğretmenliği okudum. Bir müddet yurtdışında çalıştıktan sonra İstanbul’a geldim. İngilizce Öğretmeni, Rehber, Koordinatör olarak çalışıyorum. İbni Haldun Üniversitesi hazırlık biriminde Koordinatörüm. Evliyim.

İsminiz sık duyulan bir isim değil ya da ben duymadım da diyebilirim bir hikayesi var mı?

Köyde Haktan diye bir öğretmen varmış. Annem ismini çok sevmiş ve onun ismini bana vermiş. Bende öğretmen olmuşum. İsme çekmek diye bir şey var derler ya; varmış yaşadım.

Etnograf kimliğiniz de var Etnograf ne demek ve kime denir?

Antropolog veya Etnograf diyorlar. Birbirine çok benziyorlar. Başka bir kültürel grubun içine girip onlar hakkında araştırma yapan kimselere denir. Kavimler, cemaatler, gruplarla ilgileniyorlar. Sosyolojinin bir alt grubu gibi düşünülebilir.

Afrika’nın bir kabilesini veya Türkiye de ki bir tarikatı, çingene topluluğunu, Romanlar gibi belli bir kültürü olan küçük grupları, toplulukları içlerine girip onlarla yaşayarak inceliyor.

Benim yüksek lisans tezi olarak araştırma yaptığım grup Selamsız’da Gülşeni tarikatıydı. Tarikatın şeyhi, kurucuları ve üyeleri romandı. Bu araştırma süresince katılımcı, gözlemci vasfıyla onlarla yaşadım. Zikirlerine, sohbetlerine, yaptıkları faaliyetlere katıldım. Aile yaşantılarını gözlemledim. Özellikle tarikatlar, cemaatler ve romanlar özel olarak ilgilendiğim bir alan.

Benimde dikkatimi çeken bir durumdur küçük grupların kültürleri, yaşamları. Benim çocukluğumda bizim mahallede göçerler denilen komşular vardı, değişik dövmeleri, yöresel kıyafetleri olan. Onları uzaktan izler ve hayatlarını çok merak ederdim. Peki sizin Etnograf merakınız ne zaman başladı?

Şehir üniversitesinde yüksek lisansla başlamıştım. Tezimi yazacağım konuyu düşünürken ortaya çıktı. Çocukluğumdan beri bizim köye de dediğiniz gibi yazın çingeneler konardı ve hep ilgimi çekerdi. Altın dişleri, ellerinde ki, çenelerinde ki yöresel dövmeleri. Bu merakım için akademik olarak araştırma fırsatı çıktı. O zaman ki tez hocam beni yönlendirdi. Selamsızlarda ki grubun şeyhiyle tanıştırdı. Kapıları zaten herkese açık. Çok yardımseverler.

Benim şu an sizin yaptığınız gibi söyleşme, birilerine yaşadıklarını anlattırma merakım vardı eskiden beri. Örneğin bir köye, yöreye gittiğimde kamerayı kurar anlat amca nasıl evlendin, ne yaşadın? Babaannem, anneannem veya köyde ki 90 yaşını geçmiş birçok kişinin bu şekilde kayıtları vardır arşivimde. Biriktiriyorum bunları sözlü tarih gibi bir köşede duruyor. O ihtiyarların akrabaları, çocukları gelip bir gün isteyecek bunları, bekliyorum. Bu merakım araştırma sürecinde çok işime yaradı.

Almanya, Amerika, Fas’ta bulundum. Orada da farklı insanlarla, farklı hikayelerle, kültürlerle hemhal oldum. Fıtri olarak bir ilgim hep vardı. Dönem dönem bu ilgi alanı değişiyor. Rutin tek konu üzerine odaklanıp kalmıyorum. Bu aralar Yahudilere kafayı taktım mesela. Türkiye de ki Karailer. Bunlar Yahudilerin selefileri yani mealcileri. Tevrat dışında başka hiçbir şey tanımayanlar. Bu aralar gündemimde bu konu var. Hiçbir akademik sebebi yok. Yayınlayacağım bir yerde yok. Sadece merakımın peşine takılıyorum.

Gerçekten tam olarak ne söylemek istediğinizi çok iyi anlıyorum. Bunun yaşattığı bağımsız özgürlüğün tadını hiçbir şey veremez. Sadece siz istediğiniz için araştırıyorsunuz bir iş olarak değil ve bu tarz araştırmaların öğretisi, tadı bambaşka oluyor

Aynen öyle. Tam olarak dediğiniz gibi bağımsızlığın getirdiği bir özgürlük veriyor. Profesyonel, kurumsal bir bağlayıcılık olmadan bu tarz araştırmalar yapınca mutlu olarak öğreniyorsunuz. Bir ödev, bir iş yetiştirme derdi, kaygısı olmadığı için yaptığınız araştırmanın zevkine varıyorsunuz. Akademi de bunu deneyimledim.

Çingene Romanlar, Roman Sufiler, Tasavvuf erbabı Romanlar çok çarpıcı bir konuydu. Ama bunu ödev olarak yaptığınızda bir anda sihri kaçıyor. O amatör ruh çok hoşuma gidiyor. Amatör ruh ile öğrendiğiniz her şeyin heyecanı çok başka oluyor. Unutulmuyor.

Bende hep bunu tembihliyorum çocuklarıma, arkadaşlarıma ne yaparsanız yapın akademik veya profesyonel olarak fark etmez amatör ruhunuzu koruyun. Onu kaybettiğiniz anda sihri kaçar. Yaptığınız her işin o ruhunu koruduğunuzda samimiyeti baki kalır, ilgi görür. Bir etnograf olarak kavimleri, grupları, farklı kültürleri incelerken neler hissediyorsunuz? Size en ilginç gelen hangi grup oldu?

En yakından temasa geçebildiğim Selamsız daki Romanlar. Gültepe deki, Hasanpaşa daki Romanları da çalışmıştım. Ama beni en çok etkileyen Hasanpaşa daki Romanlardı. Kadınlar beni çaya davet ettiler. O çay davetinde şunu anladım ki birbiri ile iletişimde olmayan gruplar olarak birbirimiz hakkında çok efsaneler uyduruyoruz. Stereotip dediğimiz ön yargısal görüşler; çingene, Roman kadın deyince kültürel hiçbir şeyi olmayan, 50-60 yaşında teyzeler, gündemden haberleri yok diye düşünüyoruzdur. Ama bu teyzeler çay sofrasında futbol tartışıyordu. Torununun ismini Arda Turan koymuş mesela. 70 yaşında fanatik futbolcu. Beşiktaşlıydı ve futbol kavgası ediyorlardı.

Bu benim bütün ön yargılarımı yıkmam için yeterliydi. Biz bu insanları kendimizden çok farklı bir yere koyuyoruz. Ötekileştiriyoruz. Etiketliyoruz. Bambaşka bir alemi var zannediyoruz. Onlarda bizim gibi aynı yemeği yiyip, aynı futbolu konuşup, aynı siyaseti tartışan insanlar. O benzerlikler insanı aynılaştırıyor. Gündemlerimiz, konularımız, kaygılarımız aynı.

Beni en çok etkileyen şeylerden birisi Hasanpaşa'da ki Roman teyzeler. 22-23 yaşındayken ben o mahalleye gittiğimde herkes beni uyarıyordu. Sakın oraya gitme, fotoğraf makinanı, paranı alırlar, soyarlar vs. oysa ben sadece çay, çorba, ikram gördüm insanların girmeye dahi korktukları yerde. Başka hiçbir şey görmedim. Negatif bir muamele, bir durum ile karşılaşmadım.

Ön yargılarımız ve marjinalleştirme düşüncelerimiz ile aslında karşı tarafın içine girdiğimizde kendimizi tanıyoruz, tabularımızı yıkıyoruz değil mi?

Zihnimizde kurguladığımız bir dünyada yaşıyoruz. Çingeneler de gayrı çingene olanlara gaji, baro diyorlar. Onlarında bizim hakkımızda ön yargıları ve kelimeleri var. Kategorizasyon meselesi. Biz onu bir kategoriye koyduğumuz da o da bizi koyuyor. Bu önyargıları ancak iletişim ile kırabiliriz. Önyargılar birbirimizle muhabbet etmeye başladığımız anda kırılıyor.

Zaten en büyük sorunumuz iletişimsizlik değil mi? Kendi aramızda bile iletişim kuramıyoruz. Hikâye anlatıcısı yönünüz de var, peki hikâye anlatıcısı nasıl olmalı? Bir hikâyeyi anlatırken en önemli şey nedir?

Bu yönümü seviyorum. Bir insan Almanya’nın bir köyüne kalkıp gidemeyebilir. Ama oradan onun alemine bir masal gelebilir. Bir tüccar, bir seyyah o masalı alır gelir kahvehanede anlatır. Oturduğu yerden onu alıp götürür.

Toplumlar arası duvarların aşılmasında hikâyenin önemi çok büyüktür. 12. Yüzyıl Bağdat’ına özellikle gitme şansınız yok. Ama bir Bağdat masalı sizi alır hayal aleminizde oraya ulaştırır. Orada ki çarşı da dükkancı Abdullah’ın alemine götürür. Bunu çok önemsiyorum. Eğitim tarafı da var tabi. Masallar her zaman iyilerin kazandığı, kötülerin cezalandırıldığı anonim şekilde çocuklara ahlak dersi veren eğitim metotlarıdır.

Çocuğa iyilerin kazanacağı anonim bir yerden verilir. İyilik yaparsan sonucunu görürsün mesajı verilir. Keloğlan geçerken köpeğe yemek verir hikâye dönüp dolaşır o köpekte çözülür. Aslanın önüne ot koymuşlardır masal kahramanı aslanın önünde ki otu alıp eti koyar, açık kapıyı kapatır, kapalı kapıyı açar bunlar önemsiz detay gibi görünse de sonra bir bakarız ki yaptığı o küçük iyiliklerin hepsi onu devden, padişahın hışmından kurtarır.

Bunları önemsiyorum ama bir taraftan da kaybolan bir kültür olduğunu görünce üzülüyorum. Bizim meddahlarımız, hikâye anlatıcımız önemsenirdi. Ortadoğu bundan ibaretti. Masalın ekmeğini Disney, batı yiyiyor. 1001 gece masallarıyla 100 tane çizgi film yaptılar. Bu masalları kötü tasvir ediyorlar.

Masal dinleyenindir, masala bir suret giydiremezsiniz. Size anlatılanı hayal edersiniz. Masal da dünyalar güzeli bir kız anlatılır o dünyalar güzeli kız sizin hayalinizde çekik gözlü mü, mavi gözlü mü, sarışın mı, zenci mi? O size kalmış. Tasavvuru sizde olmalı ama Disney sarışın, mavi gözlüyü dünyalar güzeli kız olarak Vietnam da ki, Çin de ki, Afrika da ki, Arap dünyasında ki çocuğa da aynı şekilde empoze eder ve izletir. Bu kurgusal döngü ile hayal dünyanızı ele geçiriyorlar. Hayallerinize yön veriyorlar. Oysa hayaller özgür olmalıydı.

Masal özgürlükçü bu hususta. Kaybolan bu kültürü karınca kararınca çalıştığım üniversite de çocuklara, gençlere, küçük gruplara böyle bir geleneğimiz, eğitim şeklimiz var bilsinler diye anlatıyorum. Şehrazat çoğu kişinin bilmediği bir karakter. Bizde ki cinsiyet meselesine atfedilir. Ortadoğu da ezilen kadın Şehrazat Dünyayı masallarıyla kurtarıyor. Bunun da bilinmesini istiyorum. Zalim kralı durdurabilecek kimse yoktur. Onu sadece kadının kelamı durdurabilir. Bir kadının kelamıyla kral hem terbiye olur hem zulmünden vazgeçer.

Geçmiş törelerde de kadının bir işareti, bir kelamı çok dikkate alınırdı aslında. Mesela bazı bölgelerde kadın tülbendini yere attığı zaman tartışmalar biter, kılıçlar bile inermiş. Tülbent namustur çünkü

Romanlar da hala devam ediyor bu kültür. Tülbentti çıkarıp yere attığı zaman ortalık durulur. Şehrazat bu gücü simgeliyor işte. Televizyonun, internetin gelmesiyle bu kültür yok oldu.

Masal da bir sır var. Halka olarak bir şeyi dinlemek hasrı nazar etmektir. Kıymetli bir öğretidir. Bunların hepsi maalesef yok oldu. Mesnevi bir masal kitabı gibidir. Kuran-ı kerimde “ahsenü’l kasas” Yusuf suresinde geçiyor. Bizim özümüzde var olan bir şeydir hikâye ile mesaj vermek. Masal alıp 1000 yıl öncesine götürür. Hikâye anlatanlar toplumu yönetirler. Bir yerde Meddahlar yöneticidir.

Bugün halk arasında ki dilimizde anlatı üzerine değil midir zaten? Bize anlatılanla ön yargılarımız, sevgimiz, doğrularımız, yanlışlarımız şekillenir. Anlatı kültürünün etkisiyle yürür gideriz. Masalların bize çok fazla şey kattığını, katmaya devam edeceğine inanıyorum ve gerçekten bu kültürün korunması gerektiğini düşünüyorum. Yavaş yavaş yok olduğunu görmek beni de ziyadesiyle üzüyor

Kimse farkında değil ama Modernitenin bize dayattığı yegâne şey yazının söze üstünlüğü ile sözü yok saymak. Masal hiç yazılmaz. Sözlüdür. Hafızada tutulur. Bu çok makbuldür. Kuranı kerim bile hafızların zihninde tutulur. Modernite “yazı sözden üstündür” dedi ve biz bunu kabullendik. Masal ilk kez Fransızlar tarafından bin bir gece masalları olarak yazılıyor.

Masalın esnekliği de vardır. Anlatıcı, mekân, yöre değiştikçe kendine uyarlanarak anlatılır. Bu uyarlama makbul görülür. İki kere aynı anlatılmaz. Şimdi ise bütün masallar birileri hayal kurmuş, çizmiş çocuğun önüne koymuş bu sebeple çocuk üretemiyor, tüketiyor. Masal ile çocuk üretiyor. Roman da böyledir. Hayal gücünü geliştiren bir şey. Şu anda çocuklarımız çizilmiş hayallerle pasif tüketici konumundalar maalesef.

En büyük hayaliniz ve gerçekleştirmek istediğiniz projeleriniz nelerdir?

Dünyayı gezme hayalim her zaman cepte. Şu ana kadar 30 ülke gezdim devam ettirip mümkünse tüm dünyayı gezmiş olmayı istiyorum. O hayalimi her zaman koruyorum. Tarzı hayatım kışın para kazanmak yazın gezmek. Öğretmenlik mesleği buna çok uygun.

İstanbul ile alakalı profesyonel rehberlik işine geçiş mi yapsam diye düşüncelerim var. Şu an bir üniversite de iyi şartlar da güzel bir işim var. İşin cazibesi bıraktırmıyor ama sevdiğim rehberlik mesleğini de yapmak istiyorum. Özellikle yabancılara tur düzenlerken bir taraftan İslamiyet’i de verebileceğim, İstanbul’u sevdirebileceğim, yabancıları bu minvalde gezdiren, tanınan bir rehber olmak hayallerim arasında. Bu mesleğin ön yargıları kıran bir tarafı da olduğu için seviyorum ve bu yolda ilerlemek istiyorum.

Şu anda yaptığınız işin dışında (tüm işler kanunen yasaklansa) ne iş yapmak isterdiniz, neden?

Şu anda yaptığım işler dışında hiç düşünmeden Arkeoloji derim. Hayatta hiç tatmadım ama ben bir daha dünyaya gelsem Arkeolog olmak isterdim. Rehberlik, tarih merakı başlayınca bu adamların ne kadar heyecanlı bir işi olduğunu fark ettim.

Defineciler vardır ya para, altın bulmak için başlıyor önce ama bunların garip bir şekilde saplantıları oluşuyor. Definecilik bir hastalıktır. Bağımlılıktır. Bir arkeolog kazıda dünyanın seyrini değiştirebilecek bir şey bulabilirsiniz. Hep bir heyecan var o meslekte. Bizim okuduğumuz bütün tarihler o adamların buluşları üzerine kurulu. Bütün meslekler yasaklansa bir tane seç dense arkeolog olurdum. Arkeolojiyi seçerdim. Göbeklitepe tüm dünya tarihini yeniden yazıyor şu anda.

Hele bu coğrafya da heyecanı bitmeyen bir meslek değil mi?

Aynen öyle. İstanbul’un sonu yok. Feridun Özgümüş’ ten İstanbul’un zenginliklerini dinleyince tekrar tekrar İstanbul’a hayran kalıyorum. Hala gizemli, sırlarla, izlerle dolu. Kutsal emanetler hala kayıp. Azize Helena, Konstantinopolis’li Helena da denir. Kutsal emanetleri bulup buraya getirdiği bilinir. Ama nerede? Bu bilgi bile başlı başına bir heyecan. Bir yerlerde Hz. İsa’nın su içtiği tası bulduğunuzu düşünsenize.

İstanbul sizin için ne anlam ifade ediyor?

İstanbul bir sonsuzluk. Fark ettim ki bitiremeyeceğim bu şehri. Bu şehrin araştırması, ilmi bitmez. O yüzden İstanbul dipsiz bir deniz. Çok geniş bir kültür havuzu. İngilizcede “mert in port” derler. Gelen içinde erimiş. Pota gibi.

Şu an bir Katolik yapısındayız ama içinde namaz kılıyoruz. Aynı zamanda sahabe mezarları var. İstanbul bir mozaik. İçinde herkesin gelip eridiği bir mozaik. Ki hiç bilmediğimiz ilginç gruplar var. Mesela hemen ilerde arada tapınak şövalyelerinin kilisesi var. Tapınakçıların bir grubu. Zamanında Kudüs’e giden hacılara sahip çıkanlar. Onlar gibi bir sürü cemaat burayı merkez olarak görüyor.

İstanbul benim için çok ciddi bir kesişim alanı. Fiziksel olarak iki kıtayı birbirine bağlayan bir şehir. Bu işlerle uğraşmaya başlayınca sonsuz bir okyanus olduğunu fark ettim. Biraz Sultanahmet, Ayasofya, Üsküdar, Karaköy öğrenir gezer, tanırsın biter sanıyordum. Öyle değilmiş. Binlerce han, çeşmeler, kiliseler, İstanbul da ki kilise sayısı inanılmaz yüksek. 26 aktif Sinagog var ama yüzlercesinin kalıntısı var. Bunun sonu yok. Sadece Balat uzmanı, Karaköy uzmanı rehberler var. Ömrü buna yetmiş.

15 farklı şehrin bir araya geldiği yerdir İstanbul. Yasin Karabacak, Ayasofya ile ilgili bir kitap çıkardı. Sadece içinde bulunan logolar olan. İkincisi, üçüncüsü de çıkar diyor. Logolar, Pegem sembolleri, yeniçeri işaretleri, mühürler vs. katman katman kitaplar dolusu işaretler var. İstanbul’un üstünü bitirirseniz altı başlar. Sadece İstanbul’un altını gezdiren turlar var. Dipsiz, sonsuz bir okyanus. Kültür havuzu. Her ülkeden, inançtan bir iz, bir kültür vardır. Her dini inanış, kültür burada bir şekilde temsil ediliyor. İstanbul sonu olmayan bir kültür okyanusu.

Kıymetini biliyor muyuz?

Koruma çalışmaları başlı başına bir fiyasko. Restorasyon facialarını görebiliyoruz. Koruma kültürümüz maalesef yok. Nerede kaybettik bilmiyoruz. 1950 yılları bir kırılma noktası. 1925 teke ve zaviyelerin kapatılması ciddi bir travma. Çünkü teke ve zaviyeler insanlara bir ruh inceliği, sanat anlayışı, musiki, estetik anlayışı veriyordu. Teke ve zaviyeler kapatılınca bildiğiniz odun gibi adamlar olduk.

Okullarda matematik, tarih, ders olarak verildi ama terbiye eksik kaldı. Estetikten uzak bir insan yetişti. Konağı yıktırayım, apartman yaptırayım bir katını kiraya vereyim mantığıyla hareket eden insanlar. Trafik ve araçlar çok şey kaybettiriyor. Şehrin hızlıca içinden geçiyoruz ama görmüyoruz. Şehirle huzurla baş başa kalma, yaşamaya zamanımız yok.

Ekseriyette yalnız geziyorum. Şehirle bütünleşiyorum. İstanbullular içinde bulundukları yerin kıymetini takdir edemiyorlar. Belki de buradan ayrılmaları gerekiyor burayı özleyip, kıymetini anlamak için. Nasılsa içindeyim deyip yaşamadan göçüp gidiyor çoğu insan. Son dönemde özellikle bu pandemi dönemi şehre olan ilgiyi arttırdı. İnsanlar ekonomik sebeplerden dolayı yurt dışına çıkamayınca İstanbul’u keşfetmeye başladılar. Yurt içini keşfetmeye başladılar. Havza Gölü, Tuz Gölü, Pamukkale, Şanlıurfa, Mardin’i keşfettiler.

İstanbul’u yaşayabiliyor muyuz?

Bende yaşayamıyorum. Arnavutköy’de oturuyorum. Oradan ne kadar İstanbul’u yaşayabilirsiniz. Ekonomik kaygılar, kira ve fatura dertleri yaşamaktan alıkoyuyor çoğu insanı. İstanbul’un ulaşılabilir kısımları çoğu insana ulaşılabilir değil. Sınıfsallık devreye giriyor. Belli bir sınıf, grup bunun tadını çıkarıyor.

Ama bu bir engel veya bahane olmamalı değil mi? Ben çoğu zaman bir simit’e tav olup, AKBİL’imle birçok güzelliğini geziyorum ve gerçekten İstanbul’u yaşıyorum. Hemde üç çocuğumla.

Kesinlikle bahaneleri sıralarsak listeler dolusu yazabiliriz. Boğaz herkese açık, para istemez herkes izleyebilir. Çok bilinçli olarak tüketilmediği için maalesef yaşanamıyor çoğu kişi tarafından. Bu şehrin nimetlerine çok hâkim değiliz.

Bu şehirde kaç çeşit balık çıkar, kaç çeşit ağacı var bilmeyiz. Eğitim sistemimiz de bu konuda yetersiz. Almanya’da bir ortaokulda çalıştım her hafta mutlaka gezi olurdu. Biyoloji de kan konusu işlenecekse Almanya’nın Kızılayı’na gidilirdi. Tarih dersinde hitlerin hapishanesine, dini konular için kiliseye gidilirdi.

Ama olması gereken bu değil mi zaten? Uygulamalı eğitim bizde çok fazla yaygın olmasa da eğitimin amacı bu olmalı. Ezbere dayalı, anlat, test yap geç olmamalı.

İstanbul nüfustan mı, lojistikten mi, bilinçsizlikten mi bunlar yapılmıyor. Neden bilmiyorum ama yapılmıyor.

Eğitim sistemimizin olmaması ve eğitimsizlikten kaynaklı hocam başka bir bilgiye gerek yok. Sürekli değişen ve bir türlü oturtulamayan bir eğitim sistemi var. Daha doğrusu olmayan bir sistem

Okullarda her hafta şehrin içinde uygulamalı eğitim olması gerekiyor. Şehirden Tarih, Biyoloji, Botanik gibi. Tevhidi tedrisatın böyle bir açmazı, çıkmazı var. Urfa da ki çocukla İstanbul da ki çocuk aynı müfredatı görüyor. Biraz da olsa lokalleştirme olmaz mı? Her çocuk yaşadığı bölgeye dair ekstra bilgi edinmez mi? Ders olarak görmez mi? Müfredatın lokalleşmesinin ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

İstanbul’un korkulan ve tereddütle girilen arka sokakları nedense bana hep cazip gelir, hatta gerçek İstanbul orada saklıymış gibi bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Arka sokaklarında suç oranları illaki daha yüksek olabilir ama Paris, New York, Londra çok daha tehlikelidir. İstanbul dünyada ki birçok şehre göre daha güvenli bir şehir. Ben Amerika’da 1 yıl öğrencilik yaptım. Akşam sekizden sonra hiç çıkmadım.

Arka sokaklarına girmeyen şehrin gizemini kaçırıyor. Ana caddelerde zaten bir şey bırakılmadı. Şehrin kıyısına, köşesine, ara ve arka sokaklarına girmeden gezilir ama çok şey eksik kalır, çok şey kaçırılır. Vatan caddesinden geçerken Fatih semtini ne kadar tanıyabilirsiniz? Asıl şehrin büyüsü içeridedir.

İstanbul’a yapılan en büyük haksızlık sizce nedir?

Adnan Menderes. Daha doğrusu faturayı Adnan Menderes’e çıkarıyoruz. 1955-1960 yılları arasında M. Henri Prost diye bir mimar görevlendirildi. Bu projenin arkasında ki mimar. Bence M. Henri Prost bu şehrin başına gelmiş en büyük felakettir. Bu adam şehri trafiğe göre dizayn etti. Bunu Cezayir de yapmadı. Orada şehrin yanına yeni bir şehir kurdu. Fas’ta, Fransız ve İsrail’in işgal ettiği yerlerde duvarın içinde ki kadim şehri bırakarak yeni bir şehir kurdu. İstanbul’a bunu niye yapmadılar. İstanbul’a buldozerlerle girmeye karar verdiler.

Bırakın Fatih’i, Galata’yı, Üsküdar’ı açılın Bağcılar, Esenler’e yeni modern bir şehir, ne istiyorsanız onu kurun. Ama tarihe dokunmayın. Bunu yapmadılar maalesef. Adnan Menderes’in tutkulu imar hareketleri İstanbul’un altını üstüne getirdi. Yol perestlik tarihi yok etti. Şehir otomobile göre dizayn edildi.

Divan yolu eğri büğrüydü. Sultanahmet’te tramvayın gittiği yolu düşünün. Bırakın eğri büğrü olsun caddenin düzgün olması gerektiği nerede yazıyor. Bizim Osmanlı doğu şehirleri organiktir. Yerden büyür ve ihtiyaçlar ona göre kimi zaman yolun ortası da kullanılarak form oluşur. Deveyle, atla veya yaya gidersin. Roma şehirleri arabaya göre dizayn edilir. İstanbul’u arabaya göre dizayn edince Allah ne verdiyse yıktılar. Sayısız tarihi eser, başta camiler olmak üzere ki Mimar Sinan eserleri camiler bile vardı, yok oldu.

Neden böyle yaptılar?

Menderes öncesi rejimin planıydı. Menderesin de elinde para vardı. O da Modernci bir adamdı. Tamam çok seviyoruz ama şehir konusunda batılılar gibi düşündü. Napolyon Paris’i, Barcelona’yı dümdüz edip yeniden inşa etti. Buraya da benzer bir proje uygulandı. Parası da yetmedi süreç idamına kadar gitti. İstanbul’un başına gelen en kötü şey maalesef 1950-1955 yılları yıkımları.

Hiç duymamıştım. Yeni bir şey öğrendim. Mutlaka araştıracağım

Şu anda ki nüfus yoğunluğu da o dönemden kalma. Adnan Menderes aldığında 500 bin nüfusu vardı, Menderes gidince 2 milyona yaklaşmıştı. Kemalist rejim köyde kalın İstanbul’a gelmeyin, Menderes anlayışı ise gelin gelin şeklindeydi. Gecekondulaşma o zamandan başladı.

1923-1933 yılları arası İstanbul’a hiçbir şey yapılmadı. Mendereste buldozerle girdi. Vatan caddesi, millet caddesi yapım aşamasını, Menderes yıkımlarını araştırın, okuyun ne demek istediğimi anlayacaksınız.

İstanbul da sizi en çok üzen manzaralar nelerdir?

Fatih’te ki rastgele, hiçbir estetiği olmadan yapılmış binalar. Fatih sokaklarına girdiğinizde birbirine güneş vermeyen, sıkış tıkış onlarca bina göreceksiniz. Son derece zevksiz ve sıkıcı. Bu betonarme sözde mimari beni üzüyor. Estetik hissini yeni mimaride bulamamak üzücü.

En ucuza nasıl mal ederim, nasıl para getirir, ruhu olmayan şehirleşme, tarihi ilçelerin içinden geçen yollar üzücü. Vatan caddesinde araçla geçmek çok güzel ama her geçtiğimde neye mal oldu bu yol diye düşünmeden edemiyorum. Surlarda gedik açmak acı verici. Yol için surlar feda edildi.

Ben rehberlik mesleğinde yukarı bakmayı öğrendim. Çünkü bize dükkân seviyesinde, göz seviyesinde bakmayı şartladırlar. Asıl mesele yukarda. Göz hizamızda dükkân ve vitrinleri görüyoruz sadece. Oysa şehir yukarıda kaldı. Karaköy’ün özellikle yukarısı gizemlidir. Başka yerlerin altıdır ama Karaköy’ün üstüdür. Çatılar hep kilisedir. Mumhane’ye girip çatıya baktığınızda birçok kilise görürsünüz. Ruslar zamanın da yer bulamayınca çatılara yapmışlar.

Bir gezgin nasıl olmalı, nasıl düşünmeli?

Gezgin kendini okuma ile desteklemezse sadece bakar. Gördüklerini bilgiyle desteklemek zorunda. Hikayesini, tarihini bilmediği zaman çok boş gezmiş olur. “Trene bakmak” gibi tabiri vardır ya; bilgisiz gezen, gezdiği yere öyle bakar işte. Lokal insanlarla muhatap olmayı gaye edinmeli. Turist gibi fotoğrafı çekip uzaklaşırım diyorsa o gezgin değil turist olur. Orada yaşayan lokal insanların hayat tecrübesine yaklaşabilir miyim, yedikleri yemeği tadabilir miyim, mabetlerine girebilir miyim, gündelik hayatına birazcık sızabilir miyim? Gibi gayeleri olmalı.

Turistik kafesten çıkabilirlerse o zaman gezgin olurlar yoksa Amerikalı turistler gibi paket programla, fotoğraf çekip giderim diyorsa turist olarak yapsın. Gezgin tabirini hiç kullanmasın. Gezgin olmak istiyorlarsa yerel olana temas etmeleri gerekiyor. Bir şekilde turist rotasından çıkıp gittiği yerin gerçeğini bulması gerekiyor.

Hız çağındayız ve hızlandırılmış birçok gezi programı da var. Planlı, nereye, ne zaman, giriş, çıkış saatleri belli tur programları bana kısıtlanmışlık hissi veriyor. Sürekli koşuyoruz gibi ve bu beni yoruyor. Gezdiğim şehrin, sokağın havasını soluyamıyorum, o ruhu yaşayamıyorum. Şehirle bütünleşemiyorum, şehrin sesini duyamıyor, ritmini yakalayamıyor, şehirle bütünleşemiyorum. Gerçekten gerçek bir gezi böyle planlı programlı mı olmalı? Şehrin ritmine, sokaklarına kendimizi bırakmamalı mıyız? Planlı hızlandırılmış turların avantaj ve dezavantajları nelerdir?

Tur şirketlerin ticari kaygı ile oluşturduğu paketler revaçta. Orada ki vaat kalemleri ne kadar fazlaysa, kalabalıksa o kadar rağbet görür. O da bir usuldür.

Hızlı hızlı çok yer görmek bence de makbul değildir. Hiçbir şey anlayamazsınız. İnternetten fotoğraflara bakmaktan farkı yoktur. 16 günde 25 şehir gezmiş olmazsın sadece geçip gitmiş olursunuz.

Bir yerde uzun durup şehrin tadına varacaksınız. Şehri soluyacaksınız. Şehrin sokaklarında kaybolacaksınız o zaman gezgin olursunuz, şehirle bütünleşirsiniz. Bu gezgin ruhlar için daha makbul ama ucuz değil. Sosyal medyada hava da atamıyor, 15 ülke gezdim diyemiyorsunuz. Tur şirketleri ne kadar çok selfie vaat ederse o kadar cazip gelir. 16 günde 6 ülke 25 şehirden sadece yer bildirimi yaparsınız, gezemezsiniz.

Fotoğraf tecrübenin önüne geçiyor maalesef. Roma’yı merak ettiği için değil Roma’dan fotoğraf paylaşmak için gidiyorlar artık. Gittiği yerde fotoğraf çekecek kadar dursa yetiyor çoğu kişiye.


Ben programsız, plansız, özgür turları daha çok seviyorum. Plan, program, yetişme telaşı olmadan yaptığım yolculuklar da kendime yaklaştığımı hissettim. Siz ne düşünüyorsunuz?

Saatli, planlı seyahat gezi ruhuna ters zaten. Saat bile modern bir şey. Eskiden zaman gün doğumu, gün batımı ile izlenirdi. Organik bir zaman anlayışı vardı. Saat gelince dilimlere ayarlayıp, planı, programı biz yönetir olduk. Bu fıtratımıza aykırı bir durum. Plansız seyahatin tadı bambaşkadır. Kaygı yok, stres yok. Kaçıracağın bir tren, uçak, araç yok. Böyle tecrübeleri çok önemsiyorum ve evet dediğiniz gibi kendinize yaklaşırsınız, kendinizi tanırsınız.

Bir ülkeye rehber eşliğinde veya rehbersiz ilk kez gideceğimiz zaman nasıl hazırlanmalıyız?

Herkese açık erişimi olan wikitravel.org diye bir seyahat sitesi var. Lokal insanlar bilgi paylaşımları yapıyorlar. Orada taksicilere dikkat edin, sarı renge binmeyin, kırmızı renge binin gibi içerden tüyolar veriliyor. Tavsiye ederim. Uçak biletlerimi skyscanner.com.tr sitesini tercih ediyorum.

Gitmeden önce gideceğim yerin fotoğraflarına bakmamaya, videolarını izlememeye çalışıyorum. İlk karşılaştığım da hayret etmek, şaşırmak istiyorum. Modern insanının kaybettiği şeylerden biri de hayret duygusu. Hayret edemiyoruz artık. Eyfel kulesine gitseniz hayret edebilecek misiniz? Bir milyon kere karşınıza çıktı. Eski seyyahların hissettiği keşif heyecanı ve coşkusunu yaşamak için bakmıyorum.

Gideceğiniz yer ile ilgili okuyun mutlaka. Mesela Evliya Çelebi’den Diyarbakır’ı okuduğunuzda ilk uçağa atlayarak Diyarbakır’a gidesiniz gelir. O surlar onu nasıl etkilemiş. Modern insan için çok bir şey ifade etmiyor ama Evliya Çelebi’nin nefesi kesiliyor ve sayfalarca yazıyor. Bu hayret duygusunu hız çağı, internet, paylaşım merakı öldürdü maalesef. Seyahatler öncesi hazırlık aşamasında asla görmeyin sadece okuyarak tanıyın. Wikitravel’ de Suret yok sadece yazı üzerine. Bugün Google Map uygulamasını açıp dünyanın her yerini gezebilirsiniz.

Ramazan ayında alemi İslam’ı mutlaka gezmelisiniz. Bambaşka bir tecrübe oluyor. İçen adam bile olsa ramazan da herkes kendine çeki düzen veriyor. Ramazan da Müslüman ülkelerini gezmeyi daha çok seviyorum. Çok lezzetli bir şey.

Yolculuklar size ne kattı, neler kazandırdı?

Geveze yaptı. Yolculuk insanı önce geveze yapar. Ben konuşkan biri değildim. Ama gittiğim yerlerden dönünce yaşadığım maceraları anlatmak ihtiyacı doğuyor. Herkesle çok çabuk iletişim kurmaya başladım. Hangi millet, ırk, cinsiyet fark etmez hemen iletişim kurmaya başlayabiliyorum.

Sosyalleştim. Çok fazla kültür kazanıyorsunuz. Ciddi anlamda global bir kültür kazandırıyor. Bu gezinin doğal bir sonucu.

Kendinizde farkında olmadığınız bir şeyi fark ettiniz mi?

Ben her yemeği yiyemediğimi fark ettim. Helal olan her şeyi yiyebileceğimi sanıyordum ve büyük konuşuyordum. Benimde sınırım varmış, bir gezide yemeğimden tırnaklı tavuk ayağı çıkınca fark ettim. Yiyemediğimi anladım. İnsan çok şey fark ediyor kendi ile alakalı ama nedense aklıma ilk gelen tavuk ayağı oldu.

Şu an Karaköy’deyiz. Karaköy hep gizemli gelir bana, Karaköy’ü özel ve gizemli kılan nedir?

Liman olan yerden korkun. Liman olan yer karmaşıktır. Kaostur. Gelen giden belirsizdir. Karaköy’ü Beyoğlu’ndan ayrı düşünmek mümkün değil. Orası geliştikçe burası da gelişecektir.

Karaköy’ün asıl ismi Karai Yahudilerinden gelir. Yahudiliğin içinde Tevrat’ın dışında başka kitap tanımazlar. Kanuni Fransızlara imtiyaz verince Katolikler yerleşti buraya ve çok renklendi.

Limana gemi yanaşınca herkes önce hamama, kilise veya camisine, meyhanesine gitmek ister. İşte burayı şekillendiren şey o kültürdür. Karaköy’ün bu kimliği ta bugüne kadar geliyor. Karaköy’ü asıl koruyan şey ise ticarettir.

Karantina sokak burası hemen üstümüz sağlık merkezi. Vapurlar yanaşınca bu merkezde tutulurlar, öyle geçerler şehre böyle de detaylı düşünülmüş. Burayı şenlendiren liman kültürüdür. Bankaların merkezi burası. Masonlar devleti oradan ama parayı buradan yönetiyordu.

Şu an içinde bulunduğumuz camiyi özel kılan nedir?

Burası Yeraltı Cami. Kurşunlu mahzen de denir. Burayı camiye çevirme sebebi içinde iki sahabenin kabrinin bulunmasıdır. Ayrıca İmamı Şafii’nin hadis hocasının burada meftun bulunması burayı özel ve önemli kılıyor.

Bu keşifler 1700 lü yıllarda yapılıyor yani vefatlarından 1000 sene sonra. Şehri kuşattıklarında burada, kulenin altında mahzen vardır. Burayı ele geçirmişlerdir. Vefat eden, şehit olan sahabeler burası güvenli bir yer diye düşünmüşlerdir, çünkü gideceklerini biliyorlardı. Bu mahzenin altına defnettiler. Üzerine ve kapılara da kurşun döktüler girip zarar veremesinler diye. Bunun üzerinden 700 yıl geçti Osmanlı şehri aldı. Ama ellerinde bir harita, kayıt, iz vs. olmadığı için üzerine köşk inşa ettiler altında sahabe olduğunu bilmeden.

I. Mahmut zamanında 1740 yıllarında rüyasına binaen burada sahabe kabirleri olduğunu anlayıp, kurşunları açıp, keşfettiler. Köşkü yıktılar. Burayı camiye çevirme kararı aldılar. Burası aslında bir mahzen, depo. Zindan olarak kullanılmış. Kastelyon Kulesi, Haliç’in zincirinin bağlandığı kule. Fonksiyonu oydu. Sahabe mezarlarından dolayı da ecdadımız burayı camiye çevirdi.

Gezginlere tavsiye edebileceğiniz eserler var mı?

Süleyman Faruk Göncüoğlu’nun İstanbul eserleri, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ nden çok şey öğrenebilirler. Bir Osmanlı nasıl hayret ederdi, gittiği yerde neye bakardı vs. gibi ama Evliya Çelebi bitmez biliyorum en azından gidecekleri yerlerle ilgili bölümleri mutlaka okusunlar. Ahmet Haluk Dursun İstanbul’da Yaşama Sanatı çok genel ve gerekli bilgiler içeriyor. Ben İstanbul’u bölge bölge çalışıyorum. O yüzden bölgesel eserleri de tercih ediyorum. Balat ile ilgili Ahmet Faik Özbilge Kariye Balat kitabı rehber niteliğinde. Yedikule, Samatya ile ilgili Oya Koca’nın eseri tercih edilebilir. Tek kitapla İstanbul’u anlamak çok zor ama bir kitap var ki bence neredeyse İstanbul’un tamamını sığdırmış. Saffet Emre Tonguç İstanbul Hakkında Her Şey diye bir kitap. Kendisi rehber zaten. Bölüm bölüm İstanbul’u anlatıyor.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Çok teşekkür ederim. Keyifliydi. Umarım faydalı olur

Vakit ayırdığınız için ben teşekkür ederim. Gerçekten çok keyifliydi, yolculuk öncesi hazırlık heyecanı gibiydi. Eyvallah.


RÖPORTAJ / Aynur KARABULUT

Ocak 2021


292 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör