Ara
  • Aynur Karabulut

Sen yargılamazsan kimse yargılamazsa yargılayan da olmaz!..

Biraz duygusal, romantik, cool dursada devrimci, az biraz kabadayı tarafı da olduğunu düşündüğümüz ve bunu bile sorduğumuz 1973 Almanya doğumlu, Tv ve sinema oyuncusu, Aynı zamanda Mavi Marmara Gemisi ile Gazzeye yol alan aktivistler arasında bulunan, İHH ile Suriye ve Arakan kamplarında gönüllü yardım faaliyetleri sürdüren; Sinan Albayrak ile çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Çok samimi cevaplar aldığımız Sinan Albayrak söyleşisini okuyunca keyif alacağınızı ve farklı yönlerini keşfedeceğinizi umuyoruz.

Sinan Albayrak kimdir?

Sinan Albayrak, (d. 1973, Almanya) TV ve sinema oyuncu. Mavi Marmara Gemisi ile Gazze yoluna çıkan aktivistler arasındadır. Sinan Albayrak Almanya'nın Hessen eyaletine bağlı Hanau kentinde dünyaya geldi. Babası 1960'ların başında işçi olarak Almanya'ya gelen Ziya Albayrak, annesi Gülbeyaz Albayrak 'tır. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı mezunu olan Albayrak, Yıldız Kenter'den de ders almıştır.

Çerkezlerde belli bir yaştan sonra kendi ismini seçme gibi bir gelenek var ve siz Taymin ismini seçiyorsunuz. Neden Taymin? Tayminin anlamını öğrenebilir miyiz?

Biz Çerkezler meraklıyız biraz, belki de azınlık olmak ile alakalı, kendi kültürünü korumak iç güdüsü de diyebiliriz. Ben Taymin’i seçtim. O zamanlar daha duygusal, daha şairane bir yapım vardı. Yere, toprağa, toprağın kokusuna, göğe, göğün rengine dair her şeye özlemim vardı, şiirler yazardım. Gökyüzünü sürekli dürbünle keşfetmeye, yıldızlara bakmaya çalışıp, teleskop hayali kurduğum yıllardı, onun etkisi olabilir. Taymin yağmur ve bereketi içeriyor. Gökten gelen rahmet anlamını taşıyor.

Kafamda , Lirik ve Epik kişilik özelliklerine sahip çift karakter taşıyormuşsunuz gibi bir izlenim oluştu. Bir tarafınız; duygusal, romantik falan ama devrimci, kafa tutan bir tarafınız da var gibi, yanılıyor muyum acaba? Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Teşekkür ederim, iyi bir anlamda söylediniz sanırım. Benim önümde çok enteresan ağabeyler var. Buraya gelmeden önce sorguladım bunu, hangimiz hangimizden etkilendi diye. Sonuç itibari ile ben en küçüğüm dolayısıyla hepsinden ayrı etkilendim. En çok en büyük ağabeyimden feyz aldım, ki diğer ağabeylerimin de önünü açan odur. Almanya da ağabeyimin gençlik yaşlarında; Türkiye’den yeni gelmiş aile çocukları daha adetlerine bağlı, evrim geçirmemiş yada modernizme kapalı bir anlayıştayken ağabeyim hippi oldu. Saçları uzundu, gitar çalardı, bir Türk ailesinin yada Çerkez ailesinin barındıracağı türden bir birey değildi. Erken yaşta evi terketti. Otostop yaparak Etna yanardağın tepesinde uyudu. Biz onun etkisiyle de bir değişim sürecine girdik diye düşünüyorum. Diğer ağabeylerimde sinema, yazım alanına o etkiyle girdiler ve o alanda kendilerini belli etmeye başladılar. Bende sonuç itibari ile onlardan bana arta kalan yada onların açtığı kapılardan bir nebze olsun ayağımı sokmaya çalıştım. Daha bugün düşündüm devrimcilik dediğiniz konuyu. Mesela Hakan (Albayrak)’ın bu anlamda üzerimizde daha doğrusu benim üzerimde çok etkisi vardır. Benim bugün Suriye’ye veya başka ülkelere gidip bir şeyler yapmaya çalışıyor olmamda, İHH ile tanışıp mazlum insanlar adına, zulüm gören halklar adına bir şeyler yapabilme ihtiyacını hissedebilmem noktasında önümü açan, ufkumu genişleten Hakan’dır. Eğer o kastettiğin manaya hitap ediyorsa Devrimcilik ailemizin ruhunda var diyeyim. Çerkezlik zaten burada başlı başına bir devrim kaynağı.

İnsanın kendi ismini seçmesi nasıl bir duygu?

Kızılderili gibi bir şey oluyorsun. Özünü korumak adına böyle etnik bir duyguya kapılıyorsun. Onlarda çocuğa; yaşamıyla özdeşleştirilen bir isim veriliyor. Biz o seçimi kendimiz yapıyoruz. Kendi ruhuna neyi yakıştırıyorsan onu seçiyor olman çok güzel bir şey. Mesela diğer bir ağabeyimin aldığı isim Abrek’ti. Çerkezlerde Abrek savaşçı anlamında. Ben kendimi yağmur olarak nitelendirdim. Biraz şımarıklık olsa da kendimi biraz daha bereketli görmüşümdür. Ama ben yağmuru bereketten ziyade hüzün olarak tanımlıyorum. O dönem çok fazla hüzün barındırıyordum içimde. Şimdi sıyrılmaya çalışıyorum hüzünden. Hele şu çağda, şu dünya yapısı içerisinde biraz daha sert olmakta fayda var.

Sanatı ve sanatçıyı nasıl tanımlıyorsunuz?

Türkiye’de her şey çok fazla göstermelik ve taklit bezeli diyebilirim. Yani kendi özünü bularak, koruyarak sanatçı olan çok az insan olduğunu düşünüyorum. Gerçek anlamda bir iki sanatçı var ki onlar da küskünler, sanat dünyasından yada onu sevenlerden uzaklaşmış durumdalar.

Dünya çapında ise; Almanya da ağabeyim vasıtası ile Antegon diye bir tiyatro topluluğu ile tanışmıştım. Bunlar Almanya’nın sol örgütü olup, terkedilmiş bir fabrika alanında yaşamaya başlıyorlar ve orada sokak tiyatrosu minvalinde kendi tiyatro gruplarını kuruyorlar. Almanya da şöyle bir şey var metruk yani kulanım dışı olan binaları sanat adına kullanırsan devlet destek oluyor. Fakat bunlar kapital dünyaya kendilerini o kadar kapatmışlar ki verilen hiçbir yardımı kabul etmiyorlar. O fabrikanın bahçesinde kendi sebzelerini, meyvelerini üretiyorlar. Kendi elbiselerini kendileri dikiyorlar. Bunlar artık koloni haline gelmişler doğumlarını bile o fabrikada kendileri yapıyorlar. Tanıtımlarını sokaklarda bir - iki metre dize bağlı sırık değneklerin üzerine çıkarak o şekilde yapıyorlar. Bunlarla tanıştım mest oldum. Ben bunlarla yaşamak istiyorum. En azından bir dönem kalabilirim çünkü “gerçek sanat” arayışındaysam şuan beşiğindeyim dedim. Sanat bir yaşam şeklidir. Bir ırk hali gibi, belki de bir kimlik taşıma biçimidir. Sadece gün içerisinde bir galaya gittiğin, bir sahneye çıktığın zaman ya da özel jet sosyete bir ortama girdiğin zaman giydiğin bir gömlek değil sanat. Bunlar yaşam biçimi olarak alıyorlar ve bu anlamda doğrusu da bu. Hayatını, vücudunu, ruhunu ona göre cilalaman gerekiyor. Kendini zararlı olan her şeyden koruyup sağlıklı bir yaşam seçmek zorundasın. Okuyarak her alanda kendini bilgilendirmek zorundasın. Sanatçı dünyada olup bitenlerle beslenmek zorundadır. Her şeye vakıf olmalıdır.

Doktor olmayabilirsin ama bir doktor kadar hassasiyet gösterebilmelisin birisinin yarasına karşı. Yara neredeyse orada olmalısın. O yaraya dokunmayı bilmelisin. Toplumsal meselelere duyarlı olmalısın. Ve ön yargılardan muaf olmak zorundasın. Bizim sanatçımız klişedir, önyargılıdır, despottur, haindir, kapalıdır, bağnazdır, ama kendini aydın olarak nitelendirir. Halbuki gerçek sanatçı her fikre, her zikre anlayış gösterebilecek ve onunla tatlı tatlı tartışabilecek kabiliyette olmalıdır. Bizde dini terimlerden ya da Allah kelamından uzak tutulmamız gerektiği sanatın daha beşiğinde, konservatuar'da aldığımız eğitimlerde söylenir. Hep onu zikrederim. Yurtdışına baktığımızda, adamlar Oscar töreninde ödül için çıktığında önce tanrı der, tanrıya teşekkür eder. Biliyor çünkü maneviyatının güçlü olması gerektiğini. Adamların filmlerine bakınız her filmde muhakkak Klise ya da Yahudi ise sinagog gibi dine dair bir sahne vardır. Kendi dini anlayışlarına göre muhakkak bir söylem vardır. Bizde bunu yaptığın zaman; gericilik, yobazlık oluyor. Sanat aynı zamanda kendi maneviyatını; hangi dine, hangi inanca aitsen onunla bezeyebilmek ve onunla koruyabilmektir. Sinema, tiyatro anlamında da çok geriyiz. Teknolojik filmler yapmaya çalışıyoruz beceremiyoruz. Özgün senaryo anlamında çok sıkıntı yaşıyoruz. Televizyon yada sinemada; Kore, Japon, İspanyol, Amerikan, Fransız hikayelerle adaptasyon işler yapıyoruz. Çünkü yeni nesile hem imkan verilmiyor hem de yeni nesil o kadar tembel ve o kadar araştırmaya kapatmış ki kendini hep aynı alanda ilerliyorlar ve yaratıcılıktan yoksun kalıyorlar dolayısıyla yaratıcı eserler yazmaları mümkün değil. Bu halimizle sinemamız, tiyatromuz, sanatımız asla gelişemez.


O yüzden mi geçmişe özlem duyuluyor, herkesin dönüp dolaşıp tarih filmleri çekmesi bu sebepten olabilir mi?

Aynen öyle. Mesela ben, fark ediyorum ki hep geçmişimden bahsettiğim zaman kendimi mutlu hissediyorum. Çocukluğumu anlattığım zaman hüzünleniyorum. Çünkü hemen çağrışımlar yapıyor hayatımızda. Hayatımda eksilen şeyleri hatırlıyorum ve eyvah diyorum, bunlar artık hayatımda yok. Sinema da da aynı şekilde. O Türk filmlerini gördüğüm zaman, vay be duyarlılık vardı, daha taze, daha bize ait bir kültür vardı. O kadar da bozulmamışız dediğimiz şeyler var.


Oynadığınız karakterler veya girdiğiniz roller arasında “evet bu Sinan” dediğiniz bir karakter oldu mu?

Maalesef hep iyi, müşfik roller oynadım. Tamam iyi olalım, güzel olalım da ama başka roller de canlandırmak istiyorum. Ben biraz yabani bir kişiliğe sahibim, kendimi köylü olarak addediyorum. Köylülük yabanilik midir? Şehir hayatında köylülük yabaniliktir. Çünkü daha doğalsındır, şehrin kurallarına çok hitap etmiyorsundur, uymuyorsundur. En Keyif alarak oynadığım karakter ise; Yersiz yurtsuz diye bir dizide canlandırdığım İshak karakteriydi. Yapımcı ve yazar arasında oluşan sorunlardan ötürü kısa sürdü maalesef. Bu karakteri çok sevmiştim.


Bu rolü oynamıyorum dediğiniz oluyor mu?

Evet oluyor senaryoya bakıyorum içime sinmiyorsa ret ediyorum. Mesela “Yalaza” dan sonra bir teklif geldi naif karakterde bir teklif olduğu için kabul etmemiştim.


Mavi Marmara gemisinde sizde vardınız. Binmeye nasıl karar verdiniz ve o gemiye binerken neler hissettiniz?

Allah bana öyle bir hikaye yaşamama izin verdi ve nasip etti. öylesine Güzel insanlarla öylesine güzel bir amaç için öylesine güzel bir yolculuğa çıkmama vesile oldu. İyi ki de varım, iyi ki de olmuşum o gemide. Keşke insanlar ölmeseydi . Mavi Marmara'da ölenler gerçekten şehit, bunun öylesi ya da böylesi yok. Bütün gerekliliği yerine gelmiş oluyor Şehadet'in. O duygu için Şehit olanların Allah o anlamda da hepsinden razı olsun ama muhteşem bir yolculuktu. Yerine ulaştı mı? Belki de hedeflenen menzilden çok daha fazla yerine ulaştı. Gemi belki Gazzeye ulaşamadı ama Gazze'nin vicdanına ulaştı. Daha doğrusu dünyanın vicdanına Gazze'yi yeniden hatırlattı. O anlamda Çok doğru bir yolculuktu ama ne oldu, bir şey değişti mi sonrasında, sadece bir süre gündemde kaldı ve durdu maalesef.


Şu an gündemde yine Mavi Marmara ile ilgili konular var. Arkasında durulmadı gibi söylemler. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Siyaset bizden öte bir şey. O yüzden de kimseyi yeremiyorum ve yargılayamıyorum da. Çünkü siyasetten anlamıyorum. İki devlet arasında yapılan anlaşmalar; Eğer milletin bekasına yönelik, hakikaten de daha hizmet etmek üzerine bir anlaşma ise helali hoş olsun. Ama bunun sonunda eğer adalet ya da gerçekten kendi insanına daha büyük bir kazanç sağlanamadıysa haram olsun yapılan bütün anlaşmalar.


Şu anda Mavi Marmara tekrar yola çıkacak olsa o gemide olur muydunuz?

Şu an ki gidiş tamamen politik olacağı için katılmazdım.

Suriye'ye ne zaman hangi proje ile gittiniz?

İlk defa İHH vesilesi ile İdlib kırsalında; Rahmet köyünde ki eğitim kampına gittik. Daha sonra Afrin Harekatı ile birlikte daha ilk giriş zamanları itibari ile İHH öncülüğünde şimdikinden biraz daha zorlu şartlarda yine girme şansım oldu. İHH’nın yaşadığı sıkıntılara ve orada gerçek anlamda nasıl hizmet götürdüğüne şahit oldukça, yapılabilecek çok şey olduğunu gördükçe ve hakikaten yardımlar yerine ulaştığına canlı olarak şahit oldukça; hem fiziksel hem de manevi olarak daha fazla yardım etme ihtiyacı duydum.


Aslında biz onlara iyi geliyoruz diye düşünüyoruz ama gerçekte onlar bize iyi geliyor, insan kalan yanımızı hatırlatıyorlar. Bana öyle geliyor. Ben gittiğim zaman; “evet ben insanım” diyorum. Belki de unuttuğum insan yanımı hatırlıyorum. Sizde de böyle duygular oluşuyor mu?

Ben de Kesinlikle böyle düşünüyorum. Bireysel olarak benim ne kadar faydam olabilir o insanlara. Amenna; elbise götürürsün, kalem götürürsün, yemek götürürsün faydası oluyor mu? Oluyor evet. Zekat vermek gibi bir şeydir aslında bu durum, zekat verirsin, iyilik edersin bir insana. Allah emrettiği için, ki Maalesef o da senede bir defa, orada bile senede bir defa insan oluyorsun. Belki bu iyiliği hayatımızda çoğaltmadığımız sürece de etrafımıza baktığımız zaman iyilikten ziyade kötülükle renklendirilmiş olduğunu görüyoruz ve o kirin, o kirli rengin üzerimize artık tabaka tabaka aktığını hissediyoruz. Kabuklaştık kötülükle. Öyle yerlere gittiğim zaman ben de kendime fayda sağlamış hissediyorum, kendi vicdanımı yeniden ayaklandırıyorum, kendi ruhumu yeniden cilalandırıyorum. Kendi ruhumuzu yumuşatmadığımız sürece de duyarlı olamayız ve o insana ulaşamayız. Önce kendimize yardım edeceğiz ki başkalarına yardım edebilecek kudreti bulabilelim.


Kamplara girdiğinizde ilk hissettiğiniz şey ne oldu?

Her şeye rağmen insanlar nasıl canlı canlı, doğal bir hayat yaşayabiliyorlar hayret ettim. 150 metre ötede kurşun sesleri geliyor, bomba patlıyor ve çocuklar orada oyun oynuyorlar. Hayat normal seyrinde devam ediyor. Evet hayranlık duydum ama korkunç bir acı yaşadım. İçinde doğdukları savaşı, hayatın normali sanıyorlar. Savaşı normal bir hayat şekliymiş gibi yaşıyorlar, çünkü savaşsız bir hayatın varlığını bilmiyorlar. Çok rahatsız oldum bu duygu ve düşünceden. Mesela Arakan kampına gittiğimde; oradaki çocuklara baktığınız zaman, onların yüzündeki ifade ile Suriye'deki çocukların ifadesi bambaşka. Arakan'da hala o dehşeti görüyorsunuz çocukların gözünde.


O hala taptaze bir yara ama öteki tarafta o tazelik geçmiş, kabuk bağlamış, kabuk kalkmış ve tekrar kabuk bağlamış. Artık o yara nasır tutmuş, artık hissetmiyor acıyı.

Sizi çok etkileyen sağır ve dilsiz bir çocuk vardı. O çocuktan haber alabiliyor musunuz?

Adı Abdurrahman sürekli haber alıyorum. Her faaliyetlerinde veya Arkadaşlar her gittiğinde muhakkak fotoğrafını çekip atıyorlar. Bizim bir Whatsapp yardım grubumuz var. Oradan o çocuk ve onun gibi birkaç çocuğa işitme cihazı taktırıyoruz. Gerekli muayeneleri yapılıyor şuanda sonrasında cihazları takılacak inşallah. Benim için bir çocuk bir dünya. Aslında oradaki bir çocuğun ruhuna dokunmak, kalbine dokunmak gelecek için iyi bir insan bırakmak yeniden bir dünya kurmak gibidir.


Arakan'a gittiniz mi? Arakan'a gittiyseniz neler yaptınız? Neler yaşadınız?

Arakan'da kamplara gittik. Gerçek anlamda yoksulluğun, sefaletin nasıl bir şey olduğunu orada görüyorsunuz zaten. Ama bunu sadece kamplar için söylemiyorum genel anlamda Bangladeş içinde söylüyorum. Bangladeş’in Mynmar’dan gelenleri neden istemediğini oraya gidince anladım. Çünkü Bangladeş'te yok ki. Fakat mesele şu; sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yapmış olduğu, “kampları, kapılarınızı açın; biz bakacağız, biz üstleneceğiz, biz vereceğiz” açıklamasına rağmen sadece kapı açma fikrine dahi yanaşmıyor olmaları. Kendi kamp alanlarının dışına çıkmaları yasak. Birkaç kilometre ötede Okyanus var, izin verilse yürüyerek gidebilirler, balık tutup kendi geçimlerini sağlayabilirler ona bile müsaade edilmiyor.

Kamplarda da hiçbir insani hak tanınmıyor. Zaten öyle bir gönderilmişler ki; akla gelebilecek en korkunç şekillerde öldürüyorlar ki; sen bunları gör, birileri sana geri döneceksin dese bile geri döneme. Haydi döndü diyelim; yine bir kampta kalacak ama öbüründe işkence çekerek ölecekler. En azından burada kalalım, acı çekerek ölmektense açlıktan ölelim diyorlar.

Düşünebiliyor musunuz? Bunları gördükten sonra hakikaten kendi halimize, kendi insanımıza, kendi devletimize şükrediyoruz. Biz en azından gerçekten insanlara elimizden geleni yapıyoruz. Orada Arakanlı Müslüman bir kadın şöyle söylemişti. “ Bizim tek Umudumuz var!... ÖLMEK… “

Artık onlarda anladı ve ümitlerini kestiler. Burada onlara bir hayat yok. Ne Bangladeş'te ne Mynmar’ da, ne de başka bir yerde. Hayat yok. Tek çare ölmek. Onu bekliyorlar.


İslam coğrafyasında yaşanan zulmü gidip yerinde gördükten sonra nedense artık duramıyorsunuz. Biran önce tekrar gidip en azından elimizden ne geliyorsa; seslerini duyurmak veya yardım götürmek adına ne olacaksa biran önce olsun ve tekrar gideyim diye gün sayıyorsunuz. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Çünkü orada iyi bir insan olduğumuzu hissediyoruz. Orada kayıtsız şartsız iyi ve saf olduğumuzu hissediyoruz. Türkiye'de yok mu ihtiyaç sahibi insanlar, niye buradaki insanlara yardım etmiyoruz diye çoğu zaman eleştiri bile alıyoruz. Buradaki insanlara da yardım ediyoruz, zikretmiyoruz sadece. Ama buradaki ihtiyaç sahibi ile oradaki ihtiyaç sahibi arasında fark var. Burada başlarında bir Türkiye Cumhuriyeti var, yani bir devlet var. Mesuliyet Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde. Fakat gittiğimiz kamplarda onların başında bir Suriye devleti veya bir Arakan Devleti yok orada da bir Türkiye var, biz varız. Bizler de Türkiye'nin resmi olarak görevlendirdiği kişiler olmasak da gönüllü yardımcılarıyız. Gönüllü iyilik savaşçıları diyelim. Örneğin burada mücadele edebildiğimiz veya mücadele etmemiz gereken şeyler ne diye baktığımızda; bugün kazanacağımız paraya bakıyoruz, akşama kadar günü nasıl geçireceğimize bakıyoruz, trafikle boğuşuyoruz, politika ile ilgileniyoruz. Habire kirli kirli şeylerle uğraşıyoruz.

Oraya gittiğimiz zaman ise; gerçekten saf insanlar, bugün benim karnım doydu mu? Sadece onun derdinde olan insanlardan bahsediyoruz, başka bir gayesi kalmamış ki oradaki insanın. Eee yani bizde de bir tane lokma uzatacak elimiz varsa artık onu da uzatalım yani.

O Yüzden mutluyuz oraya gittiğimiz zaman. İyi insan olduğumuzu hissedebildiğimiz için, burada insan olduğumuzu özellikle iyi olduğumuzu hissedemiyoruz. Mesela Bazen kendimi yargılarken buluyorum oraya gitmişiz insanlarla kucaklaşıyor, yardım ediyoruz ama buraya geldiğimizde biranda değişiyoruz. Şöyle ki geçen gün yaşadığım bir olay ile açıklayayım. Bir dilenci geldi, yardım istedi. “ Haydi git” yaptım. Sonra birden “dur dur” dedim. Kendi Kendime “ben ne yapıyorum böyle, bu ben değilim” dedim. Ama ben niye ona “git” dedim; dilenen insanın samimiyetine, gerçekten ihtiyaç duyduğu için avuç açtığına inanmıyorum ki. Ama yine de, “bir dakika, ben bu değilim, zarar görmeyeceğim ya, 5 lira veremiyor muyum?” Ben mesuliyetimden kurtuluyorum. Kendimce iyi bir şey yaptığıma inanıyorum ama tatmin olmuyorum.


GENÇLERDEN SORULAR….


Bir cümle ile Sinan Albayrak kimdir?

Ruh halime göre değişkenlik gösterdiği için şu anda “kafası çok karışık” diyebilirim.


Hangi tür müzikleri dinlersiniz?

Jazz, Arabesk severim. Rock da var ama soft Rock, eski rock bir melodisi bir tınısı olmalı.



En beğendiğiniz yerli-yabancı oyuncu kimdir?

Bülent Emin Yarar vizyonda çok nadir bulursunuz bu ismi ama tiyatroda bir devdir.

Anthony Hopkins


En beğendiğiniz yönetmen?

Alfred Hitchcock


Kitap okuyor musunuz? En son hangi kitabı okudunuz?

Uzun zamandır okumuyordum, gözüm çok çabuk bozuluyordu. Hatta kitap okumayı özlediğim için sırf bu yüzden doktora gittim ve sonunda yakın gözlüğümü aldım. Geçende bir kitapçıya gittim. Dedim ki; “bundan sonra tavsiye kitap almayacağım, bir kitap seçip önsözüne, arka kapaktaki yazısına bakıp hoşuma giderse alacağım.”

Bir tane hikaye beğendim. Bir hasta vardı, hıçkırığı durmuyor, doktora gidiyorlar, hıçkırığı durdurulmazsa ölecek, bunu tedavi etmesini isterler. Oraya giderken değişik insanlar çıkar karşısına ve onu yolundan çevirmeye çalışırlar. o insanın hıçkırığından uzak tutmaya çalışırlar vs. konu bir polisiye romana dönüşür. Allah Allah hıçkırık üzerine bir polisiye ye dönüşünce ilginç geldi alıp okudum ve dedim ki “bundan sonra bir daha asla böyle bir şey yapmayacağım. Kesinlikle tavsiye kitap okuyacağım.” Başladığım içinde okuyup bitirdim ama hiçbir şey çıkmadı ya sonunda. Korkunç bir kitaptı. İspanyol bir yazardı ama tanıtım olmasın diye adını da vermeyeceğim.

Hangi tür kitapları seviyorsunuz?

Gerilim çok severim ama benim yıllarımı dolduran Latin edebiyatıdır diyebilirim. Gabriel Garcia Marquez çok severim. En sevdiğim kitaplar ise büyüklere masallar tarzında kitaplar. İlk okuduğum kitap Şeker Portakalıdır. Duyguya dokunabilen kitapları tercih ediyorum. Onun dışında da polisiye ve tarih severim. Osmanlı tarihini de severdim ama bu Osmanlı dizileri furyasından önceydi.


Son olarak neler söylemek istersiniz?

Suriye’ye gittiğimi öğrenenler; Tehlikeli değil mi? Ya ölürsen, ya başına bir şey gelirse diye söylemlerde bulunuyorlardı, eleştiriyorlardı. Suriye'ye gittim, belli bir müddet orada kaldım. Döndükten sonra baya stresli bir ortamda kaldığımız için gerilmişim bir spor salonuna gidip rahatlayayım dedim. Spor salonunda sağlıklı yaşam koçluğu yapan biri koşu bandında koştuktan sonra şu egzersizi de yapayım derken benim yanımda fenalaşıp kalp krizinden öldüğünü gördüm. Oysa ben Suriye'de yardım etmek için çeşitli sıkıntılı yollardan geçip gelmişim, Allah bir şekilde koruyor ve diyeceğim o ki ölümün nerede ne zaman geleceğini bilemezsiniz.

Bir kimlik ile anılmaktan, belirli bir partinin ya da kurumun destekçisi gibi görünmekten çekindikleri için, gerçekten ihtiyacı olana yardım etmekten kaçıyorlar. Ama kendileri de yargıladıkları için o korkuya sahipler. Yargılamadığın sürece yargılayan da olmasın.

Suriye'de tanıştığım, gördüğüm yardım için koşan o insanlara Aşık oldum. O gönülden yardım eden insanlar, hakikaten anladım ki yardım etmek, STK oluşumu, bir memur zihniyeti ile olmaz ya da para karşılığı, bir maaş karşılığı yapılacak bir şey değil. Ancak gönülden gelirse ve sadece Allah rızası için yapılır. Buradan; karşılıksız sadece gönül yardımcısı olarak tanıdığım o insanlara teşekkür ediyorum. Onları seviyorum. Allah her daim o insanların yolunu açık etsin. Allah onlardan razı olsun

Sen yargılamazsan kimse yargılamazsa yargılayan da olmaz!...


Vakit ayırdığınız ve bu samimi söyleşi için çok teşekkür ederiz

Keyif aldım ben teşekkür ederim….



Röportaj / Aynur Karabulut

Haziran 2018

88 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör