BİR KİMLİKTEN FAZLASI

Güncelleme tarihi: 1 Eyl
Cinsel kimlik sorgulaması nasıl başlıyor?

Cinsel kimlik ve cinsiyet kimliği, özellikle çocukluk ve ergenlik dönemleri söz konusu olduğunda, psikoloji ve toplum açısından hassas tartışma alanlarından biri.
Bu konudaki tartışmalar ise çoğu zaman kişinin kendisini nasıl tanımladığı üzerinden yürütülürken; aile ilişkileri, gelişimsel süreçler, akran ilişkileri, psikolojik iyi oluş ve sosyal çevrenin rolü daha az konuşulabiliyor.
Peki bir genç kendisiyle, bedeniyle veya kimliğiyle ilgili bir sorgulama yaşadığında aile nasıl davranmalı? Çocukluk deneyimleri, bağlanma ilişkileri, zorbalık, dışlanma ya da aile içindeki iletişim biçimleri bu süreçte nasıl değerlendirilmeli? Sosyal medya gençlerin kendilerini tanımlama biçimlerini ne ölçüde etkiliyor? Ve en önemlisi, psikolojik destek sürecinde terapistin sınırları nerede başlamalı?

Bu soruları Psikolog Muhammed İŞ ile konuştuk.
İŞ; çocukluk ve ergenlik döneminden aile ilişkilerine, akran deneyimlerinden sosyal medyaya, terapi sürecinden uzman seçiminde dikkat edilmesi gereken noktalara kadar pek çok başlığı değerlendiriyor.
Söyleşide öne çıkan temel yaklaşım ise tek bir nedene veya kesin bir açıklamaya ulaşmak yerine, kişinin gelişimsel öyküsünü, psikolojik durumunu, aile ilişkilerini ve sosyal çevresini bir bütün olarak değerlendirmek.
Özellikle çocuk ve ergenlerle ilgili konularda hızlı sonuçlara ulaşmak yerine, güvenli iletişimin korunmasının ve gerektiğinde alanında yetkin uzmanlardan destek alınmasının önemini vurguluyor. Söyleşinin ilerleyen bölümünde ise daha temel bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz.
Fıtratıyla, ailesiyle, bedeniyle, düşünceleriyle, çevresiyle, toplumla ve zaman zaman hukukla sürekli çatışma halinde yaşayan bir insan, bütün bu çatışmaların içerisinde gerçekten mutlu olabilir mi?
Çünkü belki de mesele yalnızca bir hakkın verilip verilmemesi ya da bir kimliğin kabul edilip edilmemesi değil. Mesele, çok daha derinlerde; insanın çocukluğunda, ilişkilerinde, duygularında ve kendisiyle kurduğu bağda düğümleniyor olabilir.
Bu söyleşide, tam da bu görünmeyen alanlara bakmaya çalıştık.
Öncelikle sizi ve uzmanlık alanınızı kısaca tanıyabilir miyiz?
Psikolog Muhammed İş. Lisans eğitimimi İstanbul Gedik Üniversitesi Psikoloji bölümünde tamamladım. Halen İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde Aile Danışmanlığı alanında yüksek lisans eğitimime devam ediyorum. Mesleki çalışmalarımı ağırlıklı olarak ergenler, yetişkinler ve ailelerle sürdürüyorum. Özellikle kimlik gelişimi, aile ilişkileri ve cinsel kimlik konusunda yaşanan psikolojik sorgulamalar üzerine danışmanlık, araştırma ve eğitim çalışmaları yürütüyorum.
2021-2026 yılları arasında İstanbul Aile Vakfı Aile Danışmanlık Merkezleri Koordinatörü ve psikolog olarak görev yaptım ve bu süreçte ergen ve yetişkinlerle yoğun biçimde çalışma fırsatı buldum. 2026 yılından itibaren ise İyi Hisler Eğitim ve Danışmanlık bünyesinde psikolog ve koordinatör olarak çalışıyorum. Klinik çalışmalarımın yanı sıra uzman ekibimizin koordinasyon süreçlerinde de görev alıyorum.
Aynı zamanda deprem sonrası psikososyal destek çalışmaları başta olmak üzere çeşitli sosyal sorumluluk projelerinde görev aldım. Mesleki hayatımda özellikle aile ilişkilerini, ergenlik dönemini ve kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi anlamaya odaklanıyorum.

Uzmanlık alanınız yalnızca cinsel kimlik karmaşası yaşayan bireylerle çalışmayı mı kapsıyor, yoksa farklı alanlarda da danışmanlık hizmeti veriyor musunuz? Ayrıca sizi özellikle bu alanda çalışmaya yönelten en önemli etken ne oldu?
Çalışmalarımız herhangi bir grubu etiketlemek ya da belirli bir gruba yönelik hizmet sunmak üzerine kurulu değil. “Şu gruba danışmanlık veriyoruz” şeklinde bir yaklaşımımız bulunmuyor. Daha çok, cinsiyet kimliğiyle ilgili yaşadığı sorgulamalar, çatışmalar ya da kişisel güçlükler nedeniyle psikolojik destek almak isteyen kişilerle, kendi özgür iradeleri ve rızaları doğrultusunda görüşmeler gerçekleştiriyoruz. Burada bizim için temel ölçüt, kişinin hangi etiketi taşıdığı değil; yaşadığı güçlüğün ne olduğu ve hangi konuda destek talep ettiğidir.
Lisans eğitimimin son yılında toplumsal cinsiyet ve cinsellik konularında zihnimde cevaplanmamış bazı sorular oluşmaya başladı. Derslerde ele alınan bazı yaklaşımlar benim açımdan yeterince açıklayıcı değildi. Bu nedenle konuyu daha fazla araştırmaya, farklı bilimsel kaynakları okumaya ve psikoloji literatürünü incelemeye çalıştım. Benim için önemli olan, kişileri veya grupları yargılamak değil, bu konuların psikolojik gelişim, bağlanma, aile ilişkileri, sosyal çevre, kişilik özellikleri ve bireysel deneyimler açısından nasıl ele alındığını anlamaktı.
Araştırmalarım ilerledikçe şunu fark ettim: Cinsiyet kimliğiyle ilgili yaşantıları tek bir nedene indirgemek mümkün değil. İnsan gelişimi oldukça karmaşık bir süreç ve bu alanda biyolojik, psikolojik, gelişimsel ve sosyal birçok etkenin birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Dolayısıyla “tek bir sebep vardır” şeklindeki açıklamaların bilimsel açıdan yeterli olmadığını düşünüyorum.
Daha sonra bu alanda farklı eğitimlere katıldım. Özellikle bağlanma, travma ve bağımlılık alanlarında aldığım eğitimler, kişilerin yaşadığı psikolojik güçlükleri daha bütüncül değerlendirmeme katkı sağladı.
Görüşmeler sırasında bazı danışanların çocukluk döneminde yaşadıkları zorlayıcı deneyimlerin, aile ilişkilerinin, akran deneyimlerinin, reddedilme veya dışlanma yaşantılarının ve bağlanma örüntülerinin psikolojik iyi oluşları üzerinde etkili olabildiğini gözlemledim. Günümüzde bu tür özelliklerin gelişiminde biyolojik ve gelişimsel etkenlerin yanı sıra bireysel ve çevresel faktörlerin de araştırıldığı görülüyor. Fakat tek bir faktörün herkes için geçerli bir açıklama sunduğunu söylemek mümkün değil. Yoğun duygusal hassasiyet, kaygı, reddedilme duyarlılığı, yalnızlık, aileyle çatışma veya geçmişte yaşanan olumsuz deneyimler nedeniyle psikolojik olarak zorlanabiliyor.
Bu yaşantıları anlamak, kişinin kendisini daha iyi tanımasına ve ihtiyaç duyduğu psikolojik desteği belirlemesine yardımcı olabilir. Dolayısıyla bizim yaklaşımımız bir kişiyi belirli bir kimliğe yönlendirmek ya da mevcut kimliğini değiştirmeye çalışmak değil; kişinin yaşadığı psikolojik güçlükleri anlamak, kendi deneyimini daha sağlıklı biçimde değerlendirmesine yardımcı olmak ve talep ettiği psikolojik desteği bilimsel ve etik sınırlar içerisinde sunmaktır.
LGBTİ+ ve trans bireyleri toplumsal ve psikolojik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bireylerin yaşadığı temel sorunlar ve ihtiyaçlar sizce nelerdir?
Biz bunu öncelikle kişinin kendisiyle, bedeniyle, cinselliğiyle veya kimliğiyle ilgili yaşadığı sorgulamalar ve çatışmalar üzerinden değerlendiriyoruz. İnsan gelişimi oldukça karmaşık bir süreçtir ve biyolojik, psikolojik, gelişimsel, ailesel ve sosyal birçok etken bir arada rol oynayabiliyor. Çocukluk ve ergenlik döneminde yaşanan süreç, kişinin kendilik algısının, ilişkilerinin ve duygusal dünyasının gelişiminde önemli bir yere sahip. Örneğin bazı danışanlarda istismar, taciz, zorbalık, dışlanma, aile içindeki ilişki sorunları veya akran ilişkilerindeki güçlükler psikolojik açıdan önemli izler bırakabiliyor.
Ancak burada önemli olan şu: Böyle bir durumun bulunması, kişinin cinsiyet kimliğinin bu deneyimden kesin olarak kaynaklandığı anlamına gelmez. Aynı şekilde, bu tür deneyimleri yaşamamış kişilerde de kimlik ve cinsellikle ilgili sorgulamalar görülebilir. Anne-babayla kurulan ilişkiler, akranlarla ilişkiler, kişinin kendisini ait hissettiği sosyal çevre, zorbalık veya dışlanma süreçleri gibi faktörler de kişinin kendilik algısını ve psikolojik iyi oluşunu etkileyebilir. Özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde kişi kendisiyle, bedeniyle, diğer insanlarla ve toplumdaki yeriyle ilgili birçok soru sormaya başlar.
Bu nedenle bizim için önemli olan, “Bu durumun tek nedeni nedir?” sorusundan ziyade, “Bu kişi neler yaşıyor, bu sorgulamalar ne zaman başladı, hangi süreçlerle birlikte yoğunlaştı ve bugün hayatını nasıl etkiliyor?” sorularına cevap bulabilmek. Çocukluk döneminde cevapsız kalan bazı sorular veya kişinin yaşadığı olaylara yüklediği anlamlar, ilerleyen dönemlerde yeniden gündeme gelebilir. Ergenlik ve yetişkinlik döneminde kişinin kendisini ve ilişkilerini daha fazla sorgulamasıyla birlikte bu konular daha görünür hale gelebilir.
Bu nedenle danışanı değerlendirirken yalnızca bugünkü yaşantısına değil, gelişimsel öyküsüne ve yaşadığı psikolojik güçlüklerin bütününe bakmayı daha doğru buluyoruz.
Danışan profiliniz genel olarak benzer özellikler mi taşıyor, yoksa yaş gruplarına göre belirgin farklılıklar gözlemliyor musunuz? Bu farklılıklar danışma sürecine nasıl yansıyor?
Genel olarak danışan öykülerinde bazı ortak temalarla karşılaşabiliyoruz; ancak her danışanın öyküsünün birbirinden farklı olduğunu özellikle vurgulamak gerekir. Çocukluk döneminde ebeveynlerle kurulan ilişkilerin niteliği, bağlanma deneyimleri, aile içindeki iletişim biçimi, akran ilişkileri, okul yaşantıları, zorbalık, dışlanma ve yalnızlık gibi deneyimler kişinin kendilik algısını ve psikolojik iyi oluşunu etkileyebiliyor. Bazı danışanların öykülerinde taciz veya istismar gibi travmatik yaşantılar da bulunabiliyor; ancak bunların her kişi için geçerli olmadığını ve cinsiyet kimliği açısından tek başına açıklayıcı bir neden olarak ele alınamayacağını belirtmek önemli.
Özellikle yetişkin danışanlar arasında, yıllar boyunca kendi kimlikleri, ilişkileri veya cinsellikleriyle ilgili farklı deneyimler yaşamış; ancak bugün hala yoğun bir içsel çatışma, kaygı, mutsuzluk ya da anlamlandırma güçlüğü yaşayan kişilerle karşılaşabiliyoruz. Bazıları bize “Bu konuyu uzun zamandır yaşıyorum ama artık kendimi daha iyi anlamak ve bu çatışmayla baş etmek istiyorum” diyerek başvurabiliyor.
Burada bizim terapötik hedefimiz kişinin kendi duygu ve düşüncelerini anlamasına, yaşadığı çatışmaları değerlendirmesine, geçmiş deneyimlerinin bugün üzerindeki etkisini fark etmesine ve kendi yaşamıyla ilgili daha sağlıklı kararlar verebilmesine yardımcı olmak.
Kendi isteğiyle ve psikolojik destek alma motivasyonuyla başvuran yetişkin danışanlarda, terapi sürecine ilişkin motivasyonun daha yüksek olabildiğini görebiliyoruz. Fakat bunun yaşla birlikte otomatik olarak ortaya çıktığını söylemek doğru olmaz. Terapiye devamlılık ve sonuç alma konusunda kişinin yaşı kadar; yardım alma motivasyonu, terapötik ittifak, beklentileri, mevcut psikolojik durumu ve terapiye aktif katılımı da önem taşıyor.
Daha genç danışanlarda ise kimlik gelişimi hala devam eden dinamik bir süreç olduğu için, kişinin kendisiyle ilgili sorgulamaları ve çevresinden aldığı mesajları değerlendirme biçimi daha farklı olabiliyor. Bazı gençler yaşadıkları deneyimleri kimliklerinin önemli bir parçası olarak görebilirken, bazıları yoğun bir belirsizlik veya çatışma yaşayabiliyor. Bu nedenle genç bir danışanın deneyimini “henüz yeterince yaşamamış olmak” üzerinden açıklamak yerine, gelişim dönemini, çevresel etkileri, aile ve akran ilişkilerini ve kendi öznel deneyimini birlikte değerlendirmek daha sağlıklı.
Bizim için danışanın hangi yaşta veya hangi kimlik tanımıyla geldiğinden ziyade, kendi isteğiyle yardım arayıp aramadığı, ne yaşadığı ve bu yaşantının onun psikolojik iyi oluşunu nasıl etkilediği önem taşıyor. Terapi sürecinde kişinin kendisini yargılanmış veya belirli bir sonuca zorlanmış hissetmemesi; güvenli bir ortamda kendi deneyimini keşfedebilmesi temel bir nokta.
Bu durum önceden gözlemlenebilir mi? Konu hakkında yeterli bilgisi olmayan bir ebeveynler çocuklarında kimlik veya beden algısıyla ilgili bir sorgulama yaşandığını düşündüklerinde hangi davranış ve duygusal değişikliklere dikkat etmeli?
Çocukluk ve ergenlik döneminde içe kapanma, yalnız kalma isteği, odasında daha fazla vakit geçirme, dijital dünyaya yönelme, öfke ve aileyle çatışmalar gibi birçok davranış değişikliği görülebilir. Ancak bunları tek başına cinsiyet kimliğiyle ilgili bir durumun belirtisi olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu tür davranışlar ergenlik dönemi, akran ilişkileri, aile içi çatışmalar, kaygı, depresif belirtiler, zorbalık, sosyal uyum güçlükleri veya başka birçok psikolojik ve gelişimsel faktörle ilişkili olabilir.
Bu nedenle bir ebeveynin çocuğundaki davranış değişikliklerini gözlemlediğinde doğrudan bir kimlik sonucuna ulaşması yerine, “Çocuğum son dönemde ne yaşıyor?”, “Kendisini güvende ve anlaşılmış hissediyor mu?”, “Akran ilişkilerinde bir sorun var mı?”, “Duygularını benimle paylaşabiliyor mu?” gibi sorulara odaklanması daha sağlıklı olacaktır.
Bunun yanında bazı kişiler yaşadıkları içsel sorgulamaları çevreleriyle paylaşmakta zorlanabilir. Kendisini gizleme veya çevresine farklı görünme çabası, özellikle reddedilme ya da dışlanma korkusu yaşayan kişilerde görülebilir. Burada da davranışı bir “kamuflaj belirtisi” olarak görmekten ziyade, kişinin kendisini ne kadar güvende hissettiğini ve çevresiyle ne ölçüde açık iletişim kurabildiğini anlamak gerekir.
Yetişkinlik döneminde evli ve çocuk sahibi olup kendi kimliği, cinselliğiyle ilgili yoğun sorgulamalar yaşayan ve bu durum nedeniyle psikolojik destek arayan danışanlarımız da olabiliyor. Bu kişilerin önemli ihtiyaçlarından biri, yaşadıkları duyguları güvenli bir ortamda ifade edebilmek ve kendi yaşantılarını anlamlandırabilmek olabiliyor.
Terapi sürecinde bizim için önemli olan, danışana hazır bir cevap vermek değil; onun kendi sürecini anlamasına yardımcı olmak. “Neden böyle hissediyorum?”, “Bu duygular ne zamandır var?”, “Bunlar hayatımı nasıl etkiliyor?”, “Ben aslında ne istiyorum?” gibi sorular üzerinde çalışmak kişinin kendisini daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.
Çocukluk dönemindeki akran ilişkileri de kişinin gelişiminde önemli bir yere sahip olabilir. Örneğin bir çocuk kendisini belirli bir arkadaş grubuna daha yakın hissedebilir veya kendi cinsiyetinden ya da karşı cinsiyetten akranlarla daha fazla vakit geçirebilir. Ancak çocukların arkadaşlık tercihleri, oyun biçimleri, ilgi alanları veya davranışları tek başına gelecekteki cinsiyet kimliklerini belirleyen göstergeler değildir ancak dikkatli olunması gereken başlıklardır.
Bazen çocuk, arkadaş grubundan kabul görmek veya ait hissetmek için kendisini o grubun bir parçası olarak tanımlayabilir. Bazen de dışlanma veya zorbalık deneyimleri yaşayabilir. Bu nedenle burada asıl üzerinde durulması gereken konu, çocuğun hangi grupla arkadaşlık yaptığı değil; kendisini ilişkilerinde ne kadar kabul edilmiş, güvende ve değerli hissettiğidir.
Anne ve babanın çocuk üzerindeki etkisini biraz daha açabilir misiniz? Ebeveynlerin tutum ve davranışları çocuğun gelişimini nasıl etkiliyor? Buna ilişkin somut bir örnek verebilir misiniz?
Burada tek bir aile örneği üzerinden genelleme yapmak doğru olmaz. Çocuğun gelişimini etkileyen çok sayıda değişken bulunuyor ve ebeveynlerin çocukla kurduğu ilişkinin de bu değişkenlerden belki de en önemlisi. Örneğin bazı ailelerde ebeveynlerden biri daha baskın, diğeri ise daha geri planda olabilir. Bazı ailelerde ise ebeveynlerden biri iş yoğunluğu, ekonomik koşullar, sağlık sorunları veya başka yaşam şartları nedeniyle çocukla yeterince zaman geçiremeyebilir. Bu durum çocuğun kendisini nasıl algıladığını, ilişkileri nasıl deneyimlediğini ve duygusal ihtiyaçlarını nasıl ifade ettiğini etkileyebilir. Ebeveynlerin çocukla kurduğu duygusal bağ, çocuğun güven duygusu, benlik algısı, duygularını düzenleme becerisi ve kişilerarası ilişkileri açısından önemlidir. Dolayısıyla ebeveynleri “doğru” veya “yanlış” davranışları üzerinden suçlamak yerine, aile içindeki ilişki örüntülerini anlamaya çalışmak daha doğru bir yaklaşım.
Çoğu ebeveyn çocuğuna zarar vermek amacıyla hareket etmiyor. Kendi ekonomik koşulları, yetiştirilme biçimleri, bilgi düzeyleri ve yaşam deneyimleri içerisinde ellerinden geleni yapması gerekir. Bazı çocuklar ise doğuştan gelen mizaç özellikleri nedeniyle daha hassas olabilir; olayları daha yoğun yaşayabilir, reddedilmeye daha duyarlı olabilir veya duygularını daha güçlü ifade edebilirler. Ancak bunu belirli bir cinsiyet kimliğinin açıklaması olarak değerlendirmemek gerekir. Mizaç özellikleri çocuğun dünyayı nasıl deneyimlediğini etkileyebilir, fakat tek başına kimliğini belirlemez.
Çevresel faktörlerin bu süreç üzerindeki etkisi ne düzeydedir?
Çevresel faktörler, çocuğun ve ergenin psikolojik gelişimi açısından oldukça önemlidir. Aile, akrabalar, kardeşler, okul, öğretmenler ve arkadaş çevresi; kişinin kendisini nasıl algıladığını, ne kadar güvende hissettiğini, aidiyet duygusunu ve sosyal ilişkilerini etkileyebilir. Özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde zorbalık, dışlanma, yalnızlık, hakaret, lakap takılması veya akran grupları tarafından kabul edilmemek kişinin benlik algısı üzerinde olumsuz etkiler oluşturabilir.
Bir çocuk zaman içerisinde “Ben diğerlerinden farklıyım”, “Beni kimse anlamıyor” veya “Bir yere ait değilim” gibi düşünceler geliştirebilir. Bu düşünceler de kişinin psikolojik olarak zorlanmasına neden olabilir. Bunun yanında beden algısı da ergenlik döneminde önemli bir konudur. Bazı gençler bedenleriyle ilgili yoğun memnuniyetsizlik yaşayabilir; kendilerini başkalarıyla kıyaslayabilir veya kendi bedenlerini yetersiz görebilirler. “Kendimi bedenimle rahat hissetmiyorum” ya da “Diğer insanlar kadar yeterli değilim” şeklindeki düşünceler, kişinin benlik saygısını ve psikolojik iyi oluşunu etkileyebilir. Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Zorbalık, dışlanma, aile ilişkileri veya beden algısıyla ilgili güçlüklerin bulunması, kişinin cinsiyet kimliğinin nedeni olduğu anlamına gelmez ancak etkili olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmaz.
Aynı şekilde bu tür deneyimleri yaşamayan kişilerde de kimlik ve cinsellikle ilgili sorgulamalar görülebilir. Bu nedenle çevresel faktörleri tek başına bir “sebep” olarak değerlendirmek yerine, kişinin yaşadığı psikolojik süreçleri anlamaya yardımcı olan faktörler olarak ele almak daha doğru olur. Biz danışanla çalışırken, bu deneyimlerin kişinin duygu ve düşüncelerini nasıl etkilediğine, kendisi ve diğer insanlarla ilgili hangi inançların geliştiğine ve bugün hangi davranış örüntülerinin sürdüğüne bakıyoruz. Örneğin geçmişte yoğun dışlanma yaşamış bir kişi bugün reddedilmeye karşı daha hassas olabilir. Sürekli kıyaslanmış bir kişi kendisini yetersiz hissedebilir. Zorbalığa maruz kalmış bir kişi sosyal ortamlarda kendisini güvende hissetmekte zorlanabilir.
Burada terapi açısından önemli olan, geçmiş deneyim ile bugün yaşanan psikolojik güçlük arasındaki bağlantıyı anlamaktır. Dolayısıyla bizim yaklaşımımız, “Bu çevresel faktör yaşanan durumun sebebidir” demekten ziyade, “Bu kişinin yaşadığı deneyimler onun kendisiyle ve çevresiyle ilişkisini nasıl etkiledi?” sorusuna odaklanmaktır.
Kişi bu düşünce ve duyguların farkında olarak mı danışmaya geliyor, yoksa bunlar terapi sürecinde mi ortaya çıkıyor?
Bu kişiden kişiye değişiyor. Bazı danışanlar oldukça net bir ifadeyle, “Kendimi yeterli bir erkek ya da kadın gibi hissetmiyorum” veya “Kendimle ilgili uzun zamandır bir karmaşa yaşıyorum” diyerek başvurabiliyor. Bazıları ise yalnızca kendilerini huzursuz veya mutsuz hissettiklerini söylüyor fakat bunun nedenini başlangıçta tam olarak açıklayamıyor. Terapi sürecinde kişinin yaşam öyküsünü, ilişkilerini, duygularını, düşüncelerini ve yaşadığı önemli deneyimleri birlikte ele aldığımızda, kişinin kendisiyle ilgili daha önce fark etmediği bazı bağlantıları görmesi mümkün olabiliyor.
Burada amaç, danışana önceden belirlenmiş bir “neden” bulmak değil; kişinin kendi deneyimini daha iyi anlamasına yardımcı olmak. Örneğin danışanlara “Bu duyguları ne zamandır yaşıyorsunuz?”, “İlk ne zaman fark ettiniz?”, “O dönemde hayatınızda neler oluyordu?” gibi sorular yönelttiğimizde bazıları “Kendimi bildim bileli böyle hissediyorum” diyebiliyor. Bu ifade kişinin yaşantısının çok erken dönemlere kadar uzandığını düşündürebilir; ancak tek başına bunun doğuştan geldiğini ya da belirli bir çocukluk deneyiminden kaynaklandığını göstermez. Çocukluk dönemine ilişkin anılarımızın önemli bir bölümü yetişkinlikte ayrıntılı biçimde hatırlanmayabilir.
Bununla birlikte erken dönem yaşantılarımız, özellikle bağlanma, güven, benlik algısı ve duygusal gelişim açısından önemli olabilir. Ancak burada da dikkatli olmak gerekiyor: Bir yetişkinin bugün yaşadığı bir güçlüğü, çocuklukta yaşanan belirli bir olaya kesin biçimde bağlamak mümkün değildir. Örneğin kişi çocukluk döneminde annesiyle daha yakın, babasıyla daha uzak bir ilişki yaşamış olabilir. Başka bir kişi tam tersini yaşamış olabilir. Bir başkası ise her iki ebeveyniyle de güvenli ve yakın ilişkiler kurmuş olabilir. Bu farklı aile deneyimleri kişinin duygusal gelişimini ve ilişkilerini etkileyebilir; fakat bunlardan yola çıkarak gelecekteki cinsiyet kimliğini öngörmek mümkün değildir.
Bu nedenle terapi sürecinde bizim için önemli olan “Çocukken kesin olarak ne oldu?” sorusundan çok, “Geçmişte yaşadıkların bugün kendinle, bedeninle, ilişkilerinle ve duygularınla kurduğun ilişkiyi nasıl etkiliyor?” sorusudur.
Bazen kişi yıllardır taşıdığı bir düşüncenin veya duygunun farkına ilk kez terapi ortamında varabilir. Bu farkındalık, mutlaka daha önce bilinmeyen tek bir travmatik olayın ortaya çıkması anlamına gelmez. Bazen kişi yalnızca kendi düşünce kalıplarını, duygusal ihtiyaçlarını ve ilişki örüntülerini ilk kez daha açık biçimde görmeye başlar. Dolayısıyla terapiyi bir “gizli nedeni bulma” süreci olarak değil, kişinin kendi deneyimini anlamlandırdığı, duygu ve düşüncelerini değerlendirdiği ve kendisiyle daha sağlıklı bir ilişki kurmayı öğrendiği bir süreç olarak görmek daha doğru olur.
Danışanın kendi iradesi ile ailesinin beklentileri çatıştığında, terapi sürecinde nasıl bir yol izliyorsunuz?
Burada bizim için en temel ilkelerden biri danışanın terapi sürecine gönüllü katılımına saygı göstermektir. Eğer bir kişi tamamen ailesinin baskısıyla geliyor, kendisi destek almak istemiyor ve terapi sürecine katılmayı açıkça reddediyorsa, onu zorla terapiye dahil etmek doğru bir yaklaşım değildir. Psikoterapi, kişinin kendisini özgürce ifade edebildiği ve terapistle iş birliği içerisinde çalıştığı bir süreçtir. Danışanın terapiye yönelik herhangi bir motivasyonunun bulunmadığı veya sürece açıkça karşı çıktığı bir durumda öncelikle bu isteksizliğin nedenini anlamaya çalışmak gerekir.
Bazen kişi gerçekten terapiye ihtiyaç duymadığını düşünüyor olabilir; bazen de aile baskısı, yargılanma veya yanlış anlaşılma korkusu nedeniyle direnç gösterebilir. Bu nedenle ilk adımımız kişiyi ikna etmek değil, onu anlamaktır. “Buraya gelmek senin için nasıl bir deneyim?”, “Ailenin beklentisi ne, senin beklentin ne?”, “Sen bu görüşmeden ne istiyorsun?” gibi sorularla kişinin kendi görüşünü ortaya koymasına alan açarız. Sonuçta terapi bir “aileyi memnun etme” veya “danışanı belirli bir sonuca götürme” süreci değildir. Amaç, kişinin yaşadığı psikolojik güçlükleri güvenli bir ortamda değerlendirebilmesi ve mümkün olduğunca kendi kararlarını bilinçli biçimde verebilmesine yardımcı olmaktır. Danışanla ortak bir çalışma zemini oluşmadığında ise terapiyi zorlamak yerine, öncelikle bu iş birliğinin kurulup kurulamayacağını değerlendirmek daha sağlıklıdır.
Size başvuran ailelerde daha çok çocuklarının iyiliğine yönelik bir kaygı mı öne çıkıyor, yoksa toplumsal baskı ve “el alem ne der” düşüncesi de başvuru kararlarını etkiliyor mu?
Her iki durumla da karşılaşabiliyoruz. Bazı aileler gerçekten çocuklarının psikolojik olarak zorlandığını düşünüyor ve ona nasıl destek olabileceklerini öğrenmek amacıyla başvuruyor. Bazı ailelerde ise sosyal çevrenin beklentileri, toplum tarafından nasıl değerlendirilecekleri, aile büyüklerinin tutumu veya “el alem ne der?” kaygısı daha belirgin olabiliyor. Çoğu zaman ise bu iki durum birbirinden tamamen ayrı değil; aile hem çocuğu için kaygılanıyor hem de çevresel baskının etkisi altında kalabiliyor.
Burada önemli bir nokta, ailenin kaygısının çocuğa nasıl yansıdığı. Ebeveyn yoğun kaygı yaşadığında bunu eleştiri, baskı, sorgulama, kontrol etme veya sürekli ikna etmeye çalışma şeklinde gösterebilir. Çocuk ya da ergen ise kendisinin kabul edilmediğini veya anlaşılmadığını düşünerek ailesinden uzaklaşabilir. Zaman içerisinde iletişim zayıflayabilir ve aile içindeki çatışmalar daha da artabilir. Bu nedenle ailelerle çalışırken yalnızca çocuğun yaşadığı güçlüğe değil, aile içerisindeki iletişim biçimine de bakıyoruz. “Aile çocuğu nasıl görüyor?”, “Çocuk ailesinin kendisiyle ilgili ne düşündüğünü nasıl algılıyor?”, “Evde hangi konular konuşulabiliyor, hangileri konuşulamıyor?” gibi sorular önemli hale geliyor.
Bazı gençler aileleriyle yaşadıkları çatışmalar nedeniyle arkadaş çevrelerine veya kendilerini daha fazla kabul edilmiş hissettikleri sosyal gruplara meyledebiliyor. Bu aslında insan davranışı açısından anlaşılabilir bir durumdur. İnsanlar kendilerini güvende, anlaşılmış ve kabul edilmiş hissettikleri kişilerle daha fazla ilişki kurma eğiliminde olabilirler. Ancak bu noktada ebeveynler çocuklarının kimlerle sosyal ilişki kurduğuna oldukça dikkat etmelidir. Aile içindeki iletişim, ebeveyn tutumları, gencin yaşadığı sosyal çevre, ekonomik ve sosyal koşullar gibi birçok faktör bu süreçte rol oynayabilir.
Bizim açımızdan en önemli hedeflerden biri, aile ile genç arasındaki iletişimin tamamen kopmasını önlemektir. Çünkü aile ile çocuk birbirini dinleyebildiğinde, birbirinin düşüncesine katılmasa bile birbirine saygı gösterebildiğinde, çatışmaların daha sağlıklı biçimde yönetilmesi mümkün olabilir. Dolayısıyla ailelere verdiğimiz temel mesajlardan biri şu: Çocuğunuzun içerisinde bulunduğu karmaşayı onaylamamanız, onunla ilişkinizi koparmanızı gerektirmez. Öncelikle onu anlamaya, ne yaşadığını dinlemeye ve aranızdaki güven ilişkisini korumaya çalışmak gerekir. Sağlıklı iletişim hem aile hem de genç açısından psikolojik olarak koruyucu bir faktördür.
Sizce ailelerin çocukluk döneminde, çocuklarının gelişimini etkileyebilecek en temel hataları nelerdir?
Çocuğun gelişimini etkileyen çok sayıda faktör var ve ebeveynlik bunlardan yalnızca biri. Ancak genel olarak baktığımızda, çocuğun duygusal ihtiyaçlarını yeterince görememek, onunla güvenli ve açık bir iletişim kuramamak, duygularını ifade etmesine yeterince alan tanımamak, aşırı eleştirel veya aşırı kontrolcü tutumlar sergilemek ve çocuğun kendisini olduğu haliyle değerli hissetmesini desteklememek önemli sorunlar oluşturabilir. Ebeveynlerden biriyle daha yakın, diğeriyle daha mesafeli bir ilişki yaşanması da aileden aileye değişebilen bir durumdur. Burada önemli olan çocuğun güvenli ilişkiler kurabilmesi, kendisini ifade edebilmesi ve ihtiyaç duyduğunda ebeveynlerinden destek alabilmesidir.
Bunun yanında akran zorbalığı, dışlanma, yalnızlık, okul sorunları veya çocuğun kendisini çevresine ait hissetmemesi de psikolojik açıdan önemlidir. Dolayısıyla “Babası ilgisizdi, o yüzden böyle oldu.” ya da “Akran zorbalığı yaşadı, bu nedenle böyle bir kimlik geliştirdi.” şeklinde kesin hükümler kurmak doğru değildir. Aynı şekilde güvenli bir aile ortamında büyüyen bir çocuk için de gelecekte nasıl bir cinsiyet kimliğine sahip olacağını ebeveynlik üzerinden öngöremeyiz. Biz daha çok bütün tabloya bakıyoruz. Çocuğun mizacı, gelişimsel özellikleri, aile ilişkileri, akran deneyimleri, yaşadığı stresler, sosyal çevresi ve kendi yaşadıklarına verdiği anlam birlikte değerlendirilmeli.
Bu nedenle ailelere yönelik en temel mesajımız, “Çocuğunuzda bir sorun arayın.” değil; “Çocuğunuzu anlamaya çalışın.” oluyor. Çocuğun duygularını ifade edebildiği, soru sorabildiği, hata yaptığında ilişkisinin bozulmayacağını bildiği ve kendisini güvende hissettiği bir aile ortamı, genel psikolojik gelişim açısından çok daha koruyucudur.
Çocuğunun ya da gencin kimlik karmaşası yaşadığını düşünen ailelere ne tavsiye edersiniz? Bu süreçte ebeveynler nasıl bir tutum sergilemeli?
En önemli tavsiyem, ailelerin öncelikle sakin kalmaları ve çocuklarına aşırı tepki vermemeleridir. Bir çocuk veya genç kendisiyle, bedeniyle, cinselliğiyle ya da kimliğiyle ilgili bir sorgulama yaşadığını söylediğinde, ilk yapılması gereken onu yargılamak veya hemen bir sonuca ulaşmak değil, ne yaşadığını anlamaya çalışmaktır. Örneğin “Ne zamandır böyle hissediyorsun?”, “Bu konuda seni en çok zorlayan şey ne?”, gibi açık uçlu sorular sorulabilir. Amaç çocuğu belirli bir sonuca götürmek değil, onu anlamaya çalışmaktır.
Aile öfkeyle, bağırarak, suçlayarak veya utandırarak yaklaştığında çocuk kendisini güvende hissetmeyebilir. Bunun sonucunda yaşadıklarını ailesiyle paylaşmaktan kaçınabilir, bazı duygularını gizleyebilir veya aileyle iletişimini azaltabilir. Bu nedenle aile ile çocuk arasındaki güven ilişkisinin korunması çok önemlidir. Sakin kalan, dinleyen ve anlamaya çalışan ailelerle iletişim kurmak genellikle çok daha kolay oluyor. Eğer aile çocuğunun yaşadığı durum karşısında ne yapacağını bilemiyorsa, çocuğu bir sonuca zorlamak yerine çocuk ve ergen psikolojisi alanında yetkin güvenilir bir uzmandan değerlendirme ve destek almak daha sağlıklı olacaktır.
Bir başka önemli nokta da aile ile çocuk arasındaki duygusal bağdır. Çocuk kendisini ailesi tarafından dinlenmiş, önemsenmiş ve kabul edilmiş hissettiğinde, zorlandığı konuları ailesiyle paylaşma ihtimali de artar. Aile ile genç arasında mesafe oluşmuşsa, bunu yalnızca “otoriteyi yeniden kurmak” üzerinden çözmeye çalışmak yerine güveni yeniden inşa etmeye odaklanmak gerekir. Bazen aileler geçmişte yaptıkları bazı hatalar nedeniyle çocuklarıyla ilişkilerinin zedelendiğini fark edebilirler. Böyle bir durumda “Ben artık ebeveynim, beni dinlemek zorundasın.” yaklaşımı yerine, samimi bir şekilde sorumluluk almak, gerektiğinde özür dilemek, birlikte zaman geçirmek ve tutarlı davranışlarla güveni yeniden oluşturmak çok daha etkili olabilir. Aile bu süreçte çocuğuyla çatışmaya girmek yerine iletişim kanalını açık tutmalı. Çocuğun her söylediğini onaylamak zorunda değildir; ancak onu dinlemek, anlamaya çalışmak ve sevgisini geri çekmemek mümkündür.
Bir ebeveynin çocuğuyla aynı fikirde olmaması ile çocuğunu reddetmesi aynı şey değildir. Ebeveynlerin sorumlulukları ve sınırları konusunda tutarlı olması elbette önemlidir. Çocuğun yaşına ve gelişim düzeyine uygun sorumluluklar verilmesi, sınırların açık olması, ebeveynlerin temel konularda tutarlı davranması ve çocuğun hem sevgi hem de sınır deneyimini birlikte yaşayabilmesi sağlıklı gelişim açısından değerlidir.
Özetle ailelere tavsiyem şu olur: Önce sakin olun, sonra dinleyin. Hemen etiketlemeyin, hemen bir sonuca ulaşmaya çalışmayın. Çocuğunuzla ilişkinizi koruyun ve ihtiyaç varsa alanında yetkin bir uzmandan destek alın. Çünkü bu tür süreçlerde çoğu zaman en büyük koruyucu faktör, çocuğun kendisini yalnız hissetmemesi ve ailesiyle iletişim kanalının açık kalmasıdır.
Aileler bu süreçte doğru uzmanı nasıl seçmeli? Bir uzmanın yetkinliğini değerlendirirken hangi kriterlere dikkat etmeliler?
Ailelerin öncelikle uzmanın eğitimine, mesleki yetkinliğine ve hangi alanda çalıştığına dikkat etmesini öneririm. Psikoterapi desteği alınacaksa, kişinin ilgili mesleki eğitime sahip olması, çocuk veya ergenlerle çalışıyorsa bu alanda ayrıca deneyim ve eğitim sahibi olması önemli. Aileler gerektiğinde güvenilir sağlık kuruluşlarından veya alanında çalışan uzmanlardan bilgi alabilirler.
Burada önemli olan yalnızca bir uzmanın kendisini nasıl tanımladığı değil; eğitim geçmişinin, mesleki yeterliliklerinin ve çalışma yönteminin şeffaf olmasıdır. Bir diğer önemli konu da terapi süreciyle ilgili kesin sonuç veya süre garantisi verilmesidir. Psikoterapide “Şu kadar seansta kesin olarak düzelir.” veya “İki yıl içinde kesin sonuca ulaşırız.” gibi ifadeler bilimsel açıdan dikkatle değerlendirilmelidir. Çünkü terapi süresi; kişinin başvuru nedenine, ihtiyaçlarına, terapiye katılımına, terapötik iş birliğine ve süreç içerisinde ortaya çıkan ihtiyaçlara göre değişebilir. Benzer şekilde, daha terapi başlamadan çok uzun bir sürecin ücretinin toplu olarak alınması konusunda da ailelerin sözleşme ve ödeme koşullarını dikkatlice incelemelerini öneririm. Ücret, seans sıklığı, iptal koşulları ve terapinin nasıl yürütüleceği baştan açık ve anlaşılır biçimde konuşulmalıdır.
Ailelerin özellikle yoğun kaygı içerisinde olduğu dönemlerde hızlı bir çözüm bulma arzusunun artabileceğini unutmamak gerekiyor. Çocuğu için endişelenen bir ebeveyn, “Bir an önce bir şey yapmalıyım.” düşüncesiyle normalde kabul etmeyeceği koşulları kabul edebilir. Bu nedenle ailelerin karar verirken mümkün olduğunca acele etmemeleri, farklı uzmanlardan görüş almaları ve kendilerine sunulan yöntemin ne olduğunu anlamaları önemli. Örneğin bize ulaşan bazı ailelerde, uzun süreli terapi için yüksek miktarlarda peşin ödeme talep edildiğine dair deneyimler duyabiliyoruz.
Burada tek tek kişi veya kurumlar hakkında hüküm vermek yerine, ailelerin şu soruları sormalarını öneriyorum: “Bu yöntemin bilimsel dayanağı nedir?” “Terapi hedefleri nasıl belirlenecek?” “Yaklaşık olarak hangi sıklıkta görüşme yapılması planlanıyor?” “Ücretlendirme nasıl olacak?” “İptal veya terapiyi sonlandırma durumunda nasıl bir uygulama var?” “Terapi sürecinin sonucu veya süresi garanti ediliyor mu?” Bu sorulara açık ve şeffaf cevap verilmesi önemli. Ayrıca ailelerin “Kimseyle paylaşmayın, aksi halde terapiye devam etmem.” gibi ifadeler konusunda da dikkatli olması gerekir.
Psikoterapide mahremiyet ve gizlilik elbette temel etik ilkeler arasındadır; ancak bu gizliliğin danışanın yararını korumaya yönelik profesyonel sınırlar içerisinde ele alınması gerekir. Aileyi korkutarak, baskı altında tutarak veya başka uzmanlardan görüş almasını engelleyerek bir terapi ilişkisi yürütülmesi sağlıklı bir yaklaşım değildir.
Biz kendi çalışma biçimimizde terapi süresini veya sonucu önceden garanti etmiyoruz. Öncelikle danışanın ihtiyaçlarını değerlendiriyor, terapi hedeflerini birlikte belirliyor ve süreç içerisinde danışanın ilerlemesini düzenli olarak gözden geçiriyoruz. Ücretlendirme ve seans koşullarını da sürecin başında açık biçimde konuşuyoruz.
Ben ailelere özellikle şunu tavsiye ediyorum: Çocuğunuz için destek ararken yalnızca “En hızlı sonucu kim verir?” sorusuna değil, “Bu uzman ne kadar şeffaf, hangi eğitime sahip, kullandığı yöntemin dayanağı nedir ve çocuğumun haklarına ve özerkliğine ne kadar saygı gösteriyor?” sorularına da bakın. Çünkü iyi bir psikoterapi ilişkisinde aile de danışan da neyin, neden ve hangi çerçevede yapıldığını bilmelidir. Güven, şeffaflık ve mesleki etik; terapi sürecinin en temel unsurlarındandır.
Sosyal medya, gençlerin kimlik gelişimini ve kendilerini tanımlama süreçlerini nasıl etkiliyor?
Pandemi sonrasında çocuklar ve gençler, merak ettikleri pek çok sorunun cevabını internetten aramaya daha fazla başladı. Bugün insanlar bir konuda bilgi edinmek istediklerinde arama motorlarına, yapay zeka araçlarına veya sosyal medya platformlarına başvurabiliyor. Ancak dijital ortamda karşılaşılan her bilginin doğru, güvenilir veya kişinin gelişim düzeyine uygun olduğunu söylemek mümkün değil. Özellikle çocuklar ve ergenler henüz eleştirel düşünme, bilgi doğrulama ve farklı görüşleri değerlendirme becerilerini tam olarak geliştirme aşamasında oldukları için sosyal medyada karşılaştıkları içeriklerden yetişkinlere göre daha fazla etkilenebilirler.
Sürekli aynı tür içeriklerle karşılaşmak, kişinin belirli düşünceleri zaman içerisinde daha normal, daha yaygın veya tek geçerli seçenek gibi algılamasına neden olabilir. Sosyal medyanın bir başka önemli etkisi de sosyal karşılaştırmadır. Gençler yalnızca arkadaşlarıyla değil, milyonlarca insanın seçilmiş ve düzenlenmiş yaşamlarıyla kendilerini karşılaştırabiliyor. Görünüş, beden, başarı, ilişki biçimi, yaşam tarzı veya sosyal kabul açısından kendisini başkalarıyla kıyaslayan genç, zaman içerisinde “Ben neden böyle değilim?”, “Bende bir eksiklik mi var?” gibi düşüncelere kapılabiliyor. Ergenlik döneminde aidiyet ihtiyacı da oldukça güçlüdür. Genç, kendisini yalnız veya anlaşılmamış hissettiğinde sosyal medyada kendisini anlayan ve kabul eden bir topluluk bulduğunda buna daha fazla bağlanabilir.
Bu durum tek başına olumsuz bir şey değildir; insanlar için sosyal destek ve aidiyet duygusu psikolojik açıdan oldukça değerlidir. Ancak genç, kendisini yalnızca belirli bir dijital grubun onayı üzerinden tanımlamaya başladığında çok daha dikkatli olmak gerekir. Çünkü sosyal medya yalnızca bilgi veren bir araç değil; aynı zamanda kişinin kendisi hakkında düşünme biçimini de etkileyebilen bir sosyal ortamdır. “Ben kimim?”, “Nereye aitim?”, “Benim gibi insanlar kimler?” gibi soruların cevapları bazen kişinin gerçek yaşam deneyimlerinden çok, çevrimiçi topluluklarda karşılaştığı içeriklerle şekillenmeye başlayabilir.
Burada algoritmaların da önemli bir etkisi var. Bir genç belirli bir konu hakkında birkaç içerik izlediğinde, platformun algoritması benzer içerikleri daha fazla karşısına çıkarabilir. Genç böylece farklı görüşlerle karşılaşmak yerine giderek daha dar bir içerik çevresinde kalabilir. Bu durum, özellikle kimlik, beden algısı, ilişkiler veya aidiyet gibi hassas konularda kişinin düşüncelerini sürekli aynı yönde pekiştirebilir. Çocukların ve gençlerin zihin dünyası açısından bir başka risk de hızlı ve yoğun içerik tüketimidir. Sürekli bildirimlere, kısa videolara ve hızlı değişen içeriklere maruz kalmak dikkat süreçlerini, uyku düzenini ve günlük yaşam dengesini olumsuz etkileyebilir. Özellikle gece geç saatlere kadar ekran kullanımı; uyku kalitesini, akademik işlevselliği, yüz yüze ilişkileri ve genel psikolojik iyi oluşu etkileyebilir.
Bunun yanında çevrimiçi zorbalık, dışlanma, beden üzerinden yapılan yorumlar ve sosyal kabul görme baskısı da gençler açısından ciddi bir stres kaynağı olabilir. Cinsiyet kimliğiyle ilgili sorgulamalar açısından da sosyal medyayı ayrıca değerlendirmek gerekir. Bir genç bu konular hakkında internette bilgi arayabilir, benzer deneyimler yaşayan kişilerle karşılaşabilir. Ancak diğer taraftan, özellikle gelişimsel olarak henüz kendisini tanıma sürecinde olan bir genç, internette karşılaştığı bir tanımı veya topluluğu çok hızlı biçimde kendisiyle özdeşleştirebilir. “Ben de böyle hissediyorum, demek ki benim kimliğim bu.” şeklinde bir sonuca ulaşabilir. Bu durum, özellikle yoğun yalnızlık, kaygı, zorbalık veya aidiyet ihtiyacının bulunduğu dönemlerde daha dikkatli değerlendirilmelidir.
Bir genç “Ben bunu sosyal medyada gördüm ve kendimi bu kavramla tanımlamaya başladım.” diyorsa, bunu hemen doğru veya yanlış kabul etmek yerine, bunun onun için ne ifade ettiğini anlamaya çalışmak gerekir. Ben ailelere sosyal medyayı tamamen yasaklamalarını değil, çocuklarının dijital dünyasını tanımalarını öneriyorum. “Ne izliyorsun?” sorusundan önce “İnternette seni en çok ne düşündürüyor?”, “Kimleri takip ediyorsun ve onları neden seviyorsun?”, “Orada kendini nasıl hissediyorsun?” gibi sorular sormak çok daha işlevsel olabilir. Çünkü çocuğun dijital dünyasını tamamen yasaklamak, bazen onu daha gizli ve kontrolsüz bir kullanıma itebilir.
Asıl hedef, çocuğun karşılaştığı bilgiyi sorgulayabilmesini, farklı kaynakları karşılaştırabilmesini, dijital ortam ile gerçek hayat arasındaki farkı görebilmesini ve kendi değerlerini yalnızca çevrimiçi grupların onayına göre belirlememesini sağlamaktır.
Dolayısıyla sosyal medyaya ne tamamen iyi ne de tamamen kötü demek gerekir. Sosyal medya bir araçtır. Ancak çocuk ve ergenlerde kullanım süresi, içerik türü, algoritmik maruziyet, sosyal karşılaştırma, çevrimiçi zorbalık, uyku ve aile ilişkileri gibi faktörler birlikte değerlendirilmelidir. Özellikle kimlik ve aidiyet konularında gençlerin ihtiyaç duyduğu en önemli şeylerden biri, yalnızca dijital dünyada değil, gerçek yaşamda da kendisini dinleyen, anlayan ve güven veren yetişkinlerin bulunmasıdır.
Son olarak neler eklemek istersiniz?
Son olarak hem gençlere hem de ebeveynlere söylemek istediğim en önemli şey şu: Böyle bir sorgulama yaşamak, kişinin hayatının tamamını tanımlayan bir durum değildir. Bir insanı yalnızca yaşadığı bir duygu, düşünce, ilişki veya kimlik sorgulaması üzerinden değerlendirmek doğru değildir. Kişinin hayatında ailesi, eğitimi, arkadaşlıkları, yetenekleri, değerleri, hedefleri ve çok daha birçok alan vardır.
Eğer bir genç kendisiyle, bedeniyle, cinselliğiyle veya kimliğiyle ilgili bir karmaşa yaşadığını söylüyorsa, ailelerin ilk tepkisi korku, öfke veya suçlama olmamalıdır. Öncelikle dinlemek gerekir. “Bunu neden yapıyorsun?” veya “Kim seni böyle etkiledi?” gibi sorgulayıcı ve suçlayıcı bir dilden ziyade; “Şu anda kendini nasıl hissediyorsun?” “Bu konuda seni en çok zorlayan şey ne?” “Bunu ne zamandır düşünüyorsun?” “Bana anlatmak istediğin başka bir şey var mı?” “Senin yanında nasıl olmamı istersin?” gibi sorularla iletişim kurulması çok daha sağlıklı olacaktır.
Ebeveynin çocuğuyla aynı düşüncede olmaması mümkündür. En önemli nokta, bu sorunun çocuğu reddetmeye, aşağılamaya veya aile bağının kopmasına dönüşmemesidir. Çünkü özellikle ergenlik döneminde aileyle kurulan güvenli iletişim çok önemlidir.
Genç, “Ne yaşarsam yaşayayım ailem benimle konuşmaya devam edecek.” diyebilmelidir. Bu güven ortadan kalktığında genç yaşadığı sorunları ailesinden gizleyebilir ve yardım istemekten uzaklaşabilir. Bu nedenle ebeveynlere şunu öneriyorum: Çocuğunuzun internet kullanımını, arkadaş çevresini veya yaşadığı değişimleri kontrol etmeye çalışırken onunla kurduğunuz ilişkiyi kaybetmeyin. Sınır koymak ile reddetmek aynı şey değildir. Ebeveyn hem sınır koyabilir hem de şefkatli olabilir hem de çocuğunu dinleyebilir.
Aile çocuğunda belirgin bir içe kapanma, yoğun kaygı, depresif belirtiler, okuldan uzaklaşma, sosyal izolasyon, kendine zarar verme düşünceleri veya günlük işlevsellikte ciddi bir bozulma fark ediyorsa, konunun kimlik boyutundan bağımsız olarak profesyonel psikolojik destek almalıdır. Burada amaç yaşadığı psikolojik güçlüğü anlamak ve ona uygun desteği sağlamaktır. Uzman seçerken de ailelerin bazı temel noktalara dikkat etmesini öneriyorum. Uzmanın mesleki eğitimi ve yetkinliği açık olmalı; kullandığı yaklaşımın ne olduğu anlaşılır biçimde açıklanmalı; terapi süresi veya sonucu konusunda gerçekçi olmayan garantiler verilmemeli ve ücretlendirme şeffaf olmalı. Özellikle “Kesin olarak şu sonucu alırsınız.” gibi iddialara karşı ailelerin temkinli olması gerekir.
Gençlere ve bu tarz problem yaşayan kişilere özellikle şunu söylemek isterim: Kendinizle ilgili sorularınızın olması, hemen bütün hayatınızı tek bir tanımın içine yerleştirmeniz gerektiği anlamına gelmez. Özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik dönemleri, insanın “Ben kimim?”, “Nasıl bir insan olmak istiyorum?”, “Nereye aitim?”, “İnsanlarla nasıl bir ilişki kurmak istiyorum?” gibi birçok soruyu kendisine sorduğu dönemlerdir. Bu soruların cevaplarının hemen bulunması gerekmiyor. Bazen gençler yaşadıkları bir duyguyu anlamlandırmak için internette araştırma yapıyor ve kendilerine en yakın gördükleri bir kavramla karşılaşıyorlar. Bu kavram onlara o anda bir açıklama ve rahatlama sağlayabiliyor.
“Demek ki yaşadığım şeyin bir adı var.” diyebiliyorlar.
Örneğin bir genç kendisini yalnız hissedebilir, belirli bir arkadaş grubunda kendisini daha güvende hissedebilir, bedeniyle ilgili sorgulamalar yaşayabilir veya belirli bir kişiye karşı yoğun duygular hissedebilir. Bunların her biri önemlidir; fakat tek bir başlık üzerinden kişinin bütün kimliği hakkında kesin bir sonuca ulaşmak her zaman doğru olmayabilir. İnsanın duyguları da zaman içerisinde değişebilir. Bir dönemde çok yoğun yaşadığımız bir duygu, ilerleyen yıllarda aynı yoğunlukta olmayabilir. Bu nedenle gençlere “Şu anda böyle hissediyorsan hayatının geri kalanında da mutlaka böyle hissedeceksin.” şeklinde bir kesinlik vermek doğru değildir. Burada en sağlıklı yaklaşım, kişinin kendisine zaman tanımasıdır. “Şu an ne hissediyorum?”, “Bu duygu ne zaman ortaya çıkıyor?”, “Bana ne anlatıyor?”, “Hayatımın başka alanlarında neler oluyor?” gibi sorular üzerinde düşünmek, kendisini tek bir etikete sıkıştırmadan kendisini anlamasına yardımcı olabilir.
Bir diğer önemli konu da şu: Bir gencin kendisiyle ilgili yaşadığı sorgulamalar, onun değersiz, bozuk veya problemli olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bu sorgulamaları yaşadığı için kendisini hemen bir sonuca ulaştırmak zorunda da değildir. Öncelikle kendisini tanımaya, duygularını anlamaya ve hayatındaki diğer alanlarla birlikte değerlendirmeye çalışması daha sağlıklı olabilir. Eğer bu sorgulamalar yoğun kaygıya, mutsuzluğa, yalnızlığa, okul veya sosyal yaşamdan uzaklaşmaya, aileyle ciddi çatışmalara ya da günlük işlevsellikte belirgin bozulmaya neden oluyorsa profesyonel destek almak faydalı olabilir.
Aynı şekilde gençlerin güvendikleri yetişkinlerle konuşmaktan çekinmemelerini öneriyorum. Bu kişi bir ebeveyn, öğretmen, okul psikolojik danışmanı veya uygun bir ruh sağlığı uzmanı olabilir. Bazen insanın ihtiyacı hemen bir cevap değil, yargılanmadan konuşabileceği güvenli bir ortamdır.
Ve şunu unutmamak gerekiyor: İnsan tek bir kelimeden, tek bir ilişkiden, tek bir dönemden veya tek bir olaydan ibaret değildir. Kendinize soru sormanızdan korkmayın; ancak bulduğunuz ilk cevabı da hayatınızın tamamını açıklamak zorunda olan tek gerçek olarak görmek zorunda değilsiniz.
Ve son olarak şunu özellikle vurgulamak isterim: Bir çocuğun ihtiyacı önce anlaşılmaktır. Önce dinleyin. Sonra anlamaya çalışın. Gerekirse profesyonel destek alın. Acele kararlar vermeyin. Çocuğunuzla aynı fikirde olmadığınız anlarda bile onunla iletişim kurmaya devam edin. Çünkü ebeveynlik, çocuğun hayatındaki her kararı kontrol etmek değil; zorlandığı zamanlarda yanında güvenebileceği bir insan olabilmektir. Bu nedenle korkuyla değil merakla yaklaşmak; suçlamak yerine dinlemek, aceleyle sonuç çıkarmak yerine değerlendirmek ve gerektiğinde doğru desteği almak çok daha değerlidir.
Bazen değişmesi gereken ilk şey onunla kurduğumuz iletişim biçimidir.
Vakit ayırdığınız, deneyimlerinizi ve değerlendirmelerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.
Aynur KARABULUT
EYLÜL 2026



Yorumlar