top of page

GAZZE’YE GİDEN YOL, BİZE ÇIKTI!..

  • Yazarın fotoğrafı: Aynur Karabulut
    Aynur Karabulut
  • 1 gün önce
  • 8 dakikada okunur

Bazı yolculuklar vardığın yerle değil, sende bıraktıklarıyla anlam kazanır. Bu yolculuk da benim için öyleydi. Srebrenitsa’ dan başlayıp Gazze’ye uzanmak üzere çıktığımız yol, önce kilometreleri aştı. Sınırları, şehirleri, ülkeleri geçtik. Meydanlarda bizi karşılayan insanlarla yeniden umutlandık, yol kenarında uzanan ellerle Gazze’yi yeniden hatırladık. Sonra bir sınırda durdurulduk. Günlerce bekledik. Sıcağın, belirsizliğin ve kapalı bir yolun ne demek olduğunu yaşayarak öğrendik. Yolculuğun asıl hikayesi, haritada görünen güzergahın çok ötesindeydi çünkü bazı yollar insanı yalnızca bir yere götürmez. İnsanı kendisine götürür.

Ben de bu yolculuktan dönerken yalnızca geçtiğimiz şehirleri, karşılaştığımız insanları, sınırda yaşadıklarımızı anlatmak istemedim. Yol boyunca gördüklerimin bende açtığı yaraları, sordurduğu soruları, yüzleştirdiği gerçekleri de anlatmak istedim. Önce bu yolun hikayesini anlatacağım sonra, bu yolculuktan geriye bende ne kaldığını...

Filistin Konvoyu: Srebrenitsa’ dan Sınırın Ötesine

Bu yolculuk 25 Temmuz’da Bosna Hersek’in Srebrenitsa kentinden başladı. Tesadüf değildi. 31 yıl önce dünyanın gözleri önünde bir katliam yaşanmış, binlerce insan öldürülmüş, dünya ise uzun süre sadece seyretmişti. Konvoy Srebrenitsa’ da hayatını kaybedenler için dua ederek yola çıktığında, akıllarda yalnızca geçmiş yoktu. Bugünün Gazze’si vardı. Srebrenitsa ile Gazze arasında yıllar, sınırlar, farklı coğrafyalar vardı ama acı aynıydı. Öldürülen siviller, yerinden edilen insanlar, yıkılan şehirler ve bütün bunların karşısında dünyanın bitmeyen sessizliği... Bu nedenle Srebrenitsa’dan Gazze’ye uzanan bu yol yalnızca kilometrelerden oluşan bir güzergah değildi.

“Bir acı hatıradan diğerine yürümekti.”

Yol; Srebrenitsa’dan Saraybosna’ya, ardından Arnavutluk’un Tiran’ına, Yunanistan’ın Selanik’ine uzandı. Avrupa’dan gelen farklı ülkelerden insanlar aynı konvoyda buluştu. Her durakta Filistin anlatıldı, Gazze yeniden hatırlatıldı. Konvoy, 30 Temmuz’da İpsala’dan Türkiye’ye girdi. İstanbul’dan katılan bizler de burada Avrupa’dan gelen konvoyla buluştuk. Sonra Başakşehir’e döndük. O gün İstanbul’da düzenlenen halk buluşması, konvoyun Türkiye’deki ilk büyük buluşmalarından birine dönüştü. Sokakta, meydanda, bayrakların arasında aynı şeyi gördük. Gazze hala insanların kalbindeydi. Belki haber bültenlerinde Gazze artık sıradan bir başlığa dönüşmüştü. Belki insanlar her gün yeni bir ölüm haberini görmeye alışmıştı ama o meydanda bunun böyle olmadığını gördük. İnsanlar yeniden heyecanlandı. Çocuklar Filistin bayrakları taşıdı. Yaşlılar dua etti. Gençler meydanı doldurdu. Gazze yeniden konuşulmaya başlandı.

Konvoyun Başakşehir'deki 30 Temmuz buluşması, işgal kaynaklarına atfedilen bir açık kaynak istihbarat raporunda “yüksek riskli” bir olay olarak sınıflandırıldı; raporda buluşmanın tarihi, saati, koordinatları ve organizatörlerine ilişkin bilgilerin yer aldığı belirtildi. Barışçıl bir sivil buluşmanın bu şekilde izlenmesi, konvoy tarafından ayrıca gündeme taşındı.

Benim için bunun ironisi çok açıktı.

Biz Gazze’ye ulaşmak için yola çıkmıştık. Daha Gazze’ye varmadan, Gazze için toplanmamız bile birilerinin radarına girmişti. İstanbul’dan sonra Sakarya’ya geçtik. Burada yolculuğun başka bir yüzü başladı. İki günlük eğitim aldık. Hukuki süreçlerden güvenliğe, sınır geçişlerinden saha davranışlarına kadar, gireceğimiz coğrafyanın riskleri üzerine hazırlandık. Çünkü bundan sonrası yalnızca bir konvoy yolculuğu değildi. Sahaya giriyorduk. Sonra yeniden yola çıktık.

Ankara...

Konya...

Adana...

Gaziantep...

Şanlıurfa...

Diyarbakır...

Mardin...

Resmî güzergahta bu şehirler yer alıyordu; sahada ise yolun bize bıraktığı başka duraklar, karşılaşmalar, kalabalıklar vardı. Ankara’da insanlar bizi bekliyordu. Konya’da, Adana’da, Gaziantep’te, Şanlıurfa’da, Diyarbakır’da, Aksaray’da, Niğde’de...

Bazen büyük meydanlarda, bazen yol kenarında, bazen hiç beklemediğimiz bir yerde karşımıza çıktılar. İnsanların ellerinde Filistin bayrakları vardı. Kimi çocuklarıyla gelmişti. Kimi sadece konvoy geçerken arabasını durdurmuştu. Kimi korna çaldı. Kimi elini kalbine götürdü. Kimi dua etti her defasında aynı şeyi hissettik. İnsanlar Gazze’yi yeniden hatırlıyordu. Konvoyun içindeki insanların en çok söylediği cümlelerden biri şuydu: “İyi ki gelmişiz.” Çünkü şehirlerde gördüğümüz coşku, yalnızca bizi karşılayanların değil, bizim de yeniden umutlanmamıza neden oluyordu. Gaziantep kendinden geçmişti. Şanlıurfa’da yüzlerce insan bayraklarla buluştu; araç konvoyu kent içinde ilerlerken vatandaşlar kornalarla destek verdi. Diyarbakır’da ise sayı bir önceki şehrin 3 katına çıktı.

Mardin’e geldiğimizde artık yolun son düzlüğündeydik. Şehrin girişinde karşılandık. Sonra meydanda buluştuk. Dualar edildi. Tekbirler getirildi. Yol kenarlarında insanlar Filistin bayraklarıyla bizi uğurladı. Mardin’den sonra yönümüz Habur’du. Türkiye’de kat ettiğimiz binlerce kilometrenin ardından, sınırın diğer tarafında başka bir gerçeklikle karşılaşacağımızı henüz bilmiyorduk. 11 Ağustos’ta Habur Sınır Kapısı’na ulaştık. Türkiye tarafını geçtik. Sonra İbrahim Halil Sınır Kapısı’nda durdurulduk, beklemeye başladık. İşte yolculuğun anlamı benim için burada değişti.

Gazze’de yıllardır gördüğümüz ablukanın ne demek olduğunu uzaktan anlatmak başka, bir sınırın önünde günlerce bekleyerek anlatmak başka bir şeydi. Bir kapının açılmasını beklemek... Nereye gideceğini bilememek... Saatlerce aynı asfaltın üzerinde kalmak... Sıcaklığın bedenini tüketmesi... Bütün bunların ortasında, önündeki yolun senin iraden dışında kapanması...

Bir anda Gazze’deki insanların yaşadığı gerçekliğe dair başka bir pencere açıldı. Ablukanın sınırı artık uzakta değildi. Bizim sınırımıza dayanmıştı. Gazze’ye ulaşmak için çıktığımız yol, bizi Gazze’nin kendisinden önce kuşatmanın ne demek olduğunu anlamaya zorladı. Üstelik biz yalnızca birkaç gün bekliyorduk. Gazze ise yıllardır bekliyor. Biz bir kapının açılmasını bekliyorduk. Gazze’nin önünde ise dünyanın açmadığı kapılar var. İşte o sınırda, konvoyun bütün sloganları bir anda sessizleşti. Geriye yalnızca bekleyen insanlar kaldı. İnsanın kendisine sorduğu o ağır soru: Bir halk yıllardır böyle beklerken, biz birkaç gün beklemeye ne kadar dayanabiliyoruz?

Bu yolculukta bir başka gerçeği de daha yakından gördük. Gazze’nin normalleşmesine izin vermemek gerekiyor. Çünkü insanlık en büyük felaketlere bile alışabiliyor. Çocukların ölümüne... Açlığa... Yıkıma... Bombalanan hastanelere... Bir şehrin haritadan silinmesine... Her gün aynı görüntüleri gördüğümüzde, bir süre sonra acının kendisine değil görüntüsüne alışıyoruz. Oysa Gazze normal değil. Gazze’de yaşananlar normal değil. Şimdi gözlerimizi yalnızca Gazze’ye değil, Batı Şeria’ya da çevirmek zorundayız. Çünkü Batı Şeria’da yaşananlar, Filistin’in başka bir parçasının sessizce dönüştürülmesi tehlikesini gösteriyor. Gazze’de gördüğümüz yıkımın başka biçimlerde Batı Şeria’ya taşınmasına izin verilmemeli. Filistin’i yalnızca Gazze’den ibaret görmemeliyiz. Gazze’ye ağlarken Batı Şeria’yı kaybetmemeliyiz. İşte bu yüzden bu konvoy benim için yalnızca Srebrenitsa’dan çıkıp Gazze’ye doğru ilerleyen yüzlerce araçtan ibaret değildi.

Bu konvoy;

Srebrenitsa’ yı Gazze’nin bugününe taşıdı. Avrupa’nın farklı ülkelerinden insanları aynı yolda buluşturdu. Türkiye’nin şehirlerinde Gazze sevgisini yeniden görünür kıldı. İnsanlara yeniden umut verdi, sonunda bizi bir sınırın önünde durdurdu. Belki de yolculuğun en anlamlı tarafı tam olarak buydu. Çünkü bazen bir yere ulaşamamak, bize o yere dair daha çok şey öğretiyor. Biz Gazze’ye doğru yola çıktık ama yol boyunca Srebrenitsa’ yı, Gazze’yi, Batı Şeria’yı, sınırları, ablukayı, sessizliği ve insanlığı yeniden düşündük. Ben bütün bunların içinden geçerken, farkında olmadan kendime doğru da yürüdüm.

Filistin Konvoyu’ndan geriye bende kalanlar da aslında tam burada başladı...

FİLİSTİN KONVOYU’NDAN GERİYE BENDE KALANLAR!...

Bu yolculukta Filistin’e değil, biraz da kendime baktım. Yol boyunca, görmek istemediğim bazı gerçeklerle yüzleştim. En ağır olanı “Belki Allah Gazze’yi bizden koruyor.” düşüncesiydi. Bizim riyakarlığımızdan, samimiyetsizliğimizden, nefsimizden, dünyalık hesaplarımızdan koruyor. Filistin’i kendi amaçlarına, görünürlüğüne, ilişkilerine, itibarına malzeme edenlerden koruyor. Belki de bizim oraya ulaşmamıza, oraya dokunmamıza, farkında olmadan kendi kirlerimizi oraya taşımamıza izin vermiyor çünkü bu yolculukta hem bütün kalbiyle Filistin için orada olan insanları gördüm hem de Filistin’i kendi dünyalık hesaplarına alet edenleri. Aynı davanın içinde samimiyetle riyanın yan yana yürüyebildiğine şahit oldum.

Zamanla şunu anlamaya başladım. İşgal altında olan yalnızca Gazze değilmiş. Asıl işgal altında olan bizmişiz. Gazze’nin yıkılmış evlerine, aç çocuklarına, bombaların altında yaşamaya çalışan insanlarına baktıkça onların özgürlüğünü kıskandım çünkü insanın Allah’la arasına hiçbir şey koymadığı yerde, dünyanın bütün zincirlerinden daha özgür bir hayat var.

Biz ise bazen “dava” dediğimiz şeyi Allah’ın önüne koyabiliyoruz. Allah’ın emrini, davanın gereği olduğunu düşündüğümüz şeylerin arkasına itebiliyoruz. İmkan varken İslami hassasiyetleri görmezden gelebiliyor, Allah’la aramıza mesafe koyabiliyoruz. Üstelik bazen bunu Allah için yaptığımızı sanıyoruz. İşte bu yolculuk, bana bunun ne kadar büyük bir tehlike olduğunu gösterdi. Çünkü insan bir davayı savunurken bile nefsine yenilebilir. Hatta bazen en büyük imtihan, haklı olduğumuzu düşündüğümüz yerde başlar. Bu yüzden yol boyunca sadece yapılanlara değil, insanların neden sustuğuna da baktım ve gördüm ki sessizlik her zaman erdem değil.

Bazıları gerçekten davaya zarar gelmesin diye sustu. Onları gördüm, saygı duydum ama bazıları çıkarları, ilişkileri, görünürlükleri bozulmasın diye sustu. Yüzüne başka, arkasından başka konuştu. Organizasyondaki hataları, davaya zarar gelmesin diye samimiyetle dile getirmeyenler vardı ama aynı hataları düzeltmek için değil, kendi yerini korumak için susanlar da vardı. Bunu görmek sarsıcıydı. Çünkü insan bazen doğruyu söylememeyi sabır, susmayı hikmet, suskunluğunu da dava olarak adlandırabiliyor. Oysa insanın kendisine sorması gereken soru çok basit.

“Ben gerçekten davaya mı susuyorum, yoksa kendime mi?”

Aynı yüzleşmeyi haremlik-selamlık meselesinde de yaşadım. Bu meselenin çoğu zaman yalnızca kadın üzerinden konuşulduğunu, en yüksek sesle bu hassasiyetten söz eden bazı erkeklerin aynı kurallara kendileri için aynı titizlikle riayet etmediğini defalarca gördüm. Söylemek kolaydı. Asıl mesele, söylediğinle yaşadığının aynı olmasıydı. Yine kendime döndüm. “Ben söylediğim şeye gerçekten inanıyor muyum, yoksa sadece söylemek işime mi geliyor?” Bu sorular çoğaldıkça, dönüp dolaşıp kendime geldim. Çünkü başkalarının samimiyetini sorgulamak kolaydı. Zor olan, insanın kendi samimiyetine bakmasıydı. 52 derece sıcağın altında, o asfaltın üzerinde günlerce beklerken beni orada tutan şeyin ne olduğunu düşündüm, cevabını çok net buldum.

Dava dışında hiçbir şey beni orada tutamazdı.

Sonra kendimle baş başa kaldım. Vicdanımı dinledim, huzurluydum. Çünkü bugüne kadar samimiyetimden taviz vermediğimi biliyordum. Ama yine de içimde beni rahatsız eden bir şey vardı. Allah’la arama koyduğum mesafe. Sonra fark ettim ki Allah bana hiç uzaklaşmamıştı. Bana iyilik sunmak, beni güzelliğe çağırmak için bekleyen Rabbimle arama mesafe koyan O değildi. Bendim.

Bazen insanın en büyük yüzleşmesi dışarıyla değil, kendi içindeymiş. Belki de tam burada, Filistin meselesinin benim için başka bir anlamı oluştu. Filistin yalnızca bir toprak değildi. Gazze yalnızca bombalanan bir şehir değildi. Filistin, insanın kendisine sorduğu soruların da adıydı.

Ben kimim?Neye inanıyorum?Neyi gerçekten yaşıyorum?Allah için yaptığımı söylediğim şeylerin ne kadarı gerçekten Allah için?

Bu soruların arasında, Müslüman olmanın ne demek olduğunu da yeniden düşündüm.

Fransız Yusuf’un sözleri hala kulağımda:

“Yalnızlığımı görünce İslam’ın kardeşliğini seçtim. Müslüman olup onların bir kardeşi, bu büyük ailenin bir parçası olmak istedim.”

Filistin davası, birbirini hiç tanımayan insanları kardeş yaptı. Dillerimiz farklıydı. Ülkelerimiz farklıydı. Hayatlarımız farklıydı. Ama aynı sofraya oturduk, aynı sıcağın altında bekledik, aynı acıya üzüldük, aynı umuda sarıldık. Etle tırnak gibi olduk.

Eğer biz Müslüman olmayı gerçekten başarabilseydik, belki de İslam’ın kardeşliğini, merhametini, adaletini ve güzelliğini dünyaya anlatmak için savaşmaya bile gerek kalmayacaktı. Belki önce Müslümanlığımızın güzelliğini yaşamamız gerekiyordu.

Hz. Muhammed’in “el-Emin” oluşunu düşündüm. Kendisine düşman olan insanların bile mallarını emanet edecek kadar güvendiği bir insan... İslam’ın gücü biraz da burada değil miydi? İnsana güven vermekte. Merhamette. Adalette. Sözünün arkasında durmakta. Öfkesini de merhametini de nefsinin değil, hakikatin emrine vermekte.

Ama bu yolculuk bana merhametin de yanlış anlaşılabileceğini gösterdi. Çünkü Müslüman olmak, her haksızlık karşısında susmak değildi. Merhamet, zulüm karşısında sessizlik değildi. Yumuşaklık, hakkı terk etmek değildi. Bazen “hayır” diyebilmek gerekiyordu. Bazen cesaret gerekiyordu. Bazen de celal... Tokat atana sürekli gül uzatırken insanların öldüğü bir dünyada, bizim merhamet anlayışımızı da yeniden sorgulamamız gerekiyor. Sert olmak başka, zalim olmak başka. Cesur olmak başka, öfkeye teslim olmak başka. Müslüman ne öfkesini kaybetmeli ne de öfkesinin esiri olmalı. Merhametini de öfkesini de diri tutmalı. Ama ikisini de Allah’ın sınırları içinde tutmalı. Belki benim bu yolculuktan çıkardığım en büyük ders de buydu. Dava insanı değiştirmiyorsa, insan davayı kendi nefsine göre şekillendirmeye başlıyor gerçeğiydi.

Filistin Konvoyu bana Gazze’ye ulaşmayı değil, önce kendime ulaşmayı öğretti. Başkalarının samimiyetini, riyakarlığını görmekten daha ağır olan şey, insanın kendi içinde samimiyetle riyanın izlerini aramasıymış. Ben bu yolculuktan Gazze hakkında çok şey öğrenerek değil, kendim hakkında çok şey fark ederek dönüyorum. Artık Gazze’ye baktığımda yalnızca, “Onları nasıl kurtaracağız?” diye sormuyorum. Önce kendime soruyorum. “Biz ne zaman kurtulacağız?” Belki Gazze’nin bize sandığımız kadar ihtiyacı yok. Belki asıl bizim Gazze’ye ihtiyacımız var. Çünkü Gazze bize hala özgürlüğü, sabrı, imanı, samimiyeti, cesareti, öfkesini dengeli kullanmayı ve insan kalmayı öğretiyor.

Biz ise hala öğreniyoruz.

Bu yolculuktan geriye bende kalan en büyük hakikat şuydu;

Gazze’ye ulaşamadık ama Gazze, bize ulaştı. Şimdi sıra kendimize ulaşmakta...


Bu Yolun İnsanlarına...

Bu yolculuğu anlatırken, bana ve bize eşlik eden insanları anmadan bitirmek istemiyorum.

Öncelikle bu konvoyun gerçekleşmesi için emek veren, gecesini gündüzüne katan, görünmeyen yükleri omuzlayan bütün organizasyon ekibine gönülden teşekkür ederim.

İbrahim Halil Sınır Kapısı önündeki köprüde günlerce, kavurucu sıcakların altında bizimle birlikte bekleyen Kızılay ekibine ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Bazen bir şişe suyun, bazen serin bir gölgenin, bazen de yalnız olmadığını hissetmenin ne kadar kıymetli olduğunu orada öğrendik.

Şırnak Valisi Sayın Birol Ekici’ye ve Silopi Kaymakamı Sayın Ömer Faruk Özdemir’e, süreç boyunca gösterdikleri ilgi ve destek için teşekkür ederim.

Habur’da günler boyunca bizimle ilgilenen, kapıdaki her süreci yönetmeye çalışan Gümrük ve Turizm İşletmeleri Ticaret A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Arif Parmaksız başta olmak üzere, GTİ’nin tüm çalışanlarına ve aynı şekilde Habur’da görev yapan gümrük muhafaza personeline de...

Ve elbette...

Yol arkadaşlarıma.

Kimileriyle bu yolculuk öncesinde hiç tanışmıyorduk.

Kimileriyle saatlerce aynı otobüste, aynı sıcakta, aynı bekleyişte birbirimize tutunduk.

Kimileriyle uzun soluklu dostluklar kurduk.

Kimileriyle belki bir daha hiç görüşmeyeceğiz.

Ama hepsi bu yolun bir yerinde hayatıma dokundu.

Birlikte yorulduk.

Birlikte güldük.

Birlikte endişelendik.

Birlikte bekledik.

Bazen birbirimize kızdık, bazen birbirimizi teselli ettik.

Ve bütün farklılıklarımıza rağmen aynı yolun üzerinde yürüdük.

O yolun sıcağını, o bekleyişi, o sınırı, o coşkuyu ve birlikte taşıdığımız Gazze umudunu unutacağımızı sanmıyorum.

Bu yolculukta bana dokunan, yükümü hafifleten, bir bardak suyu paylaşan, bir cümlesiyle güç veren, sessizce yanımda yürüyen herkese...

Hakkınızı helal edin.

Ben de hakkımı helal ediyorum.

Ve bütün bu yolculuğun bana öğrettiği en güzel şeylerden biriyle bitirmek istiyorum.

Bazı insanlar hayatımıza bir yolculuk kadar kısa bir süre için girer ama bıraktıkları iz, yolculuğun kendisinden daha uzun sürer.

İyi ki aynı yola düştük.

Allah yolumuzu, samimiyetimizi, niyetimizi ve kardeşliğimizi daim kılsın, ellerimizi hiç bırakmasın.


Aynur Karabulut

Filistin Konvoyu

Ağustos 2026

 
 
 

Yorumlar


                                                          © 2018 Fikrini Söyle

bottom of page