top of page

ORMANIN HATIRLADIKLARI!..

  • Yazarın fotoğrafı: Aynur Karabulut
    Aynur Karabulut
  • 19 Tem
  • 18 dakikada okunur

Nezuk' tan Potočari' ye Hafızanın İzinde

Srebrenitsa' yı anlamak için kitaplar okunabilir. Arşivler incelenebilir. Mahkeme salonlarında yıllarca süren davaların tutanakları satır satır takip edilebilir. Belgeseller, akademik çalışmalar, Temmuz 1995'te yaşananların tarihsel çerçevesini bütün açıklığıyla ortaya koyar.

Yine de bazı gerçekler yalnızca okunarak öğrenilmez. Bir ormanın içine girdiğinizde toprağın neden bu kadar sessiz olduğunu hiçbir belge anlatamaz. Bir patikanın neden bu kadar ağır geldiğini hiçbir mahkeme kararı açıklayamaz. Aynı yolda binlerce insanla birlikte yürürken, konuşmaların nasıl kendiliğinden kısıldığını, yabancıların neden birbirine uzun zamandır tanışıyormuş gibi baktığını ya da hiç tanımadığınız birinin gözlerindeki hüznün neden size de geçtiğini hiçbir tarih kitabı hissettiremez.

Bazı coğrafyalar vardır; onları anlamanın tek yolu ayak izlerini takip etmektir. Bosna Hersek'te her temmuz ayında binlerce insan bunun için bir araya geliyor. Dünyanın dört bir yanından gelen katılımcılar, Nezuk ‘ta buluşuyor ve üç gün boyunca yaklaşık yüz kilometrelik bir yolu yürüyerek Potočari ‘ye ulaşıyor. Marš Mira (Barış Yürüyüşü) 1995 yılında kuşatma altındaki Srebrenitsa'dan kurtulabilmek için ormanlara sığınan binlerce Boşnak'ın izlediği güzergahın bugün ters yönde kat edilmesiyle gerçekleştiriliyor. Dün yaşam umuduyla koşulan bu patikalar, bugün hafızayı diri tutmak isteyen insanların adımlarını taşıyor.

Bu yürüyüş ne bir spor etkinliği ne de sıradan bir anma programı. Burada atılan her adımın geçmişte bir karşılığı var. Her yokuşun bir hikayesi... Her dere yatağının bir hatırası... Her mola yerinin suskunluğu... Bu yıl aynı yolu dördüncü kez yürüdüm. Yol değişmemişti. Orman aynı ormandı. Patikalar aynı kıvrımlarla uzanıyordu. Sabah serinliği yine ağaçların arasından ağır ağır yükseliyor, kuş sesleri yine yaprakların arasına dağılıyordu.

Değişen bendim. Her dönüşümde yanıma yeni hikayeler almış, bazılarını geride bırakmayı hiç başaramamıştım. İlk gelişimde anlamaya çalışıyordum. İkinci gelişimde dinlemeyi öğrendim. Üçüncüsünde sessizliğin de bir dili olduğunu fark ettim. Dördüncü yürüyüşümde ise yolun aslında insanı her yıl yeniden tanıştırdığını gördüm; başkalarıyla değil, kendi vicdanıyla.

Bu yüzden Marš Mira hiçbir zaman aynı yürüyüş olmuyor. Katılımcılar değişiyor. Karşılaştığınız insanlar değişiyor. Dinlediğiniz hayatlar değişiyor. Aynı kalan yalnızca yol. O yol da her yıl başka bir yük bırakıyor omuzlara.

Bu satırlarda sizi yalnızca Bosna'nın dağlarına götürmeyeceğim. Birlikte Nezuk ‘ta kurulmuş çadırların arasından geçeceğiz. Şafak sökmeden omuzlara alınan sırt çantalarının telaşını yaşayacağız. Ormanın içindeki dar patikalarda aynı ritimle yürüyeceğiz. Mola yerlerinde yıllardır suskunluğunu taşıyan insanların anlattıklarını dinleyeceğiz. Potočari ‘ye yaklaştıkça konuşmaların neden azaldığını birlikte hissedeceğiz.

Yol boyunca karşılaştığım insanların isimlerini değil, hayatlarını taşıyacağız. Bazıları oğlunu arıyor. Bazıları bir mezara kavuşmayı bekliyor. Bazıları otuz yıl önce yarım kalan bir vedanın peşinden geliyor. Bazıları ise hiçbir akrabasını kaybetmediği halde yalnızca unutulmasın diye binlerce kilometre yol kat ediyor.

Marš Mira' nın en güçlü yanı da burada saklı. Bu yürüyüş insanları aynı acıda değil, aynı sorumlulukta buluşturuyor. Ben de her yıl Türkiye'ye yalnızca çektiğim fotoğraflarla ya da aldığım notlarla dönmüyorum. Bana emanet edilen cümleleri taşıyorum. Sessizce uzatılan bir eli... Yıllardır bekleyen bir annenin bakışını... Bir mezar taşının önünde yarım kalan cümleleri...

Ve her defasında aynı soruyu...

Bir toplum hafızasını yaşatmayı bırakırsa, geriye ne kalır?

Saraybosna'dan ayrıldıktan sonra yol, dağların arasına doğru ağır ağır kıvrılmaya başlıyor. Şehir geride kaldıkça konuşmalar azalıyor. Camın ardından geçen köyler, vadiler ve ormanlar, insanı fark ettirmeden başka bir ruh haline hazırlıyor. Yol arkadaşlarımın çoğu manzarayı izliyor. Kimi sessizce dua ediyor, kimi ertesi gün başlayacak yürüyüş planını gözden geçiriyor.

Saatler sonra Nezuk'a ulaştığımızda gün akşamı karşılamaya hazırlanıyordu. İlk bakışta burası sıradan bir kamp alanı gibi görünebilir. Çadırlar... Kayıt masaları... Gönüllüler... Su tankerleri... Sağlık ekipleri... Omuzlarında büyük sırt çantaları taşıyan insanlar...

Bir süre sonra bunun alışılmış bir kamp olmadığını anlamaya başlıyorsunuz. Kimse yüksek sesle konuşmuyor. Kimse bulunduğu yeri bir festival alanına çevirmeye çalışmıyor. İnsanlar birbirini tanımıyor olabilir; yine de aynı duygunun etrafında toplanmış olmanın verdiği görünmez bir yakınlık hissediliyor. Yürüyüş daha başlamadan sessizlik yol arkadaşınız oluyor.

Her temmuz ayında dünyanın farklı ülkelerinden binlerce insan aynı noktada buluşuyor. Bosna Hersek'in farklı şehirlerinden gelenler... Türkiye'den gelen gruplar... Avrupa'nın birçok ülkesinden katılanlar... Amerika'dan, Avustralya'dan, Asya'dan gelenler... Dinleri, dilleri ve hikayeleri birbirinden farklı. Onları aynı patikaya getiren şey ise ortak bir vicdan. Marš Mira'nın en güçlü yanı da burada saklı. Bu yürüyüş kimseyi aynı kimliğin altında toplamıyor. İnsanları aynı hafızanın etrafında buluşturuyor.

Dördüncü kez aynı kamp alanında yürürken yıllardır değiştirmediğim küçük bir alışkanlığımı yine sürdürdüm. Kimseye önce adını sormadım. Hangi ülkeden geldiğini merak etmedim. Ne işle uğraştığını öğrenmeye çalışmadım. Bu yol bana insanların mesleklerinden, unvanlarından ve pasaportlarından önce hikayeleriyle tanışmayı öğretti. Bazen yalnızca göz göze geliyorsunuz. Kısa bir selam veriyorsunuz. Ardından hiç planlamadığınız bir sohbet başlıyor. Bir bakıyorsunuz, yıllardır içinizde taşıdığınız duyguları birkaç dakikadır tanıdığınız biriyle paylaşmışsınız.

Akşam ilerledikçe kamp alanının ritmi de değişmeye başladı. Bir çadırın önünde yürüyüş batonları ayarlanıyordu. Bir başka köşede gençler haritanın üzerine eğilmiş, ertesi gün geçilecek parkuru inceliyordu. Sağlık ekipleri son kontrollerini yapıyor, gönüllüler su ve kumanya dağıtıyordu. Ayakkabı bağcıkları yeniden sıkılıyor, sırt çantalarının yükü defalarca kontrol ediliyordu. Fazladan taşınacak her gramın ertesi gün omuzlarda hissedileceğini herkes biliyordu. Güneş dağların arkasına çekilirken kampın üzerine yavaş yavaş gece indi Gökyüzünde yıldızlar belirirken konuşmalar da seyrekleşti. Çadırların arasından yalnızca alçak sesler yükseliyordu. Bir yerde çay demleniyordu. Başka bir yerde küçük bir grup Kur'an okuyordu. Bir anne oğlunun sırt çantasını son kez düzenliyordu. Bir baba yürüyüş ayakkabılarının bağlarını yeniden bağlıyordu. Gençler birbirlerine ertesi gün hangi tempoyla yürümeleri gerektiğini anlatıyordu. İlk kez katılanların gözlerinde merak vardı. Yıllardır gelenlerin bakışlarında ise tarif edilmesi güç bir dinginlik.

Bu sessizliğin içinde dolaşırken hep aynı düşüncede geziniyorum. Otuz yıl önce bu topraklarda gece, dinlenmek için beklenen bir zaman değildi. Karanlık, saklanmanın tek yoluydu. Orman, sığınılacak son yerdi. Ay ışığı bile yerinizi ele verebilir korkusuyla insanlar nefesini tutuyordu. Bugün aynı gökyüzünün altında insanlar çadırlarında uyumaya hazırlanıyor. O gün aynı gökyüzünün altında insanlar çocuklarını sessiz tutmaya çalışıyordu.

Aradaki otuz yıl, doğanın düzenini değiştirmemiş. Ağaçlar büyümeye devam etmiş. Dereler aynı yatağında akmış. Kuşlar yine sabah olunca ötmüş. Değişmeyen yalnızca doğa. İnsan ise zamanı kendi içinde başka türlü taşıyor. Gece boyunca sık sık uyandım. Kamp alanının üzerine çöken sessizlik alıştığımız sessizliklerden değildi. Şehir sessizliğinde uzaktan bir siren sesi duyarsınız. Bir aracın geçtiğini işitirsiniz. Bir pencere kapanır. Buradaysa yalnızca rüzgar vardı. Ağaçların birbirine değen dalları... Uzaklardan gelen bir köpek havlaması... Ve toprağın içinden yükseliyormuş hissi veren derin bir sükûnet...

İnsan böyle gecelerde kendi nefesini bile daha farklı duyuyor. Sabah ezanından çok önce kamp yeniden hareketlenmeye başladı. Çadırların fermuarları açılıyor, el fenerlerinin ışıkları karanlığın içinde sessizce dolaşıyordu. Serin havaya çayın buharı karışıyordu. Kimse telaş içinde değildi. Kimse ağır davranmıyordu. Sanki binlerce insan aynı görünmez saatle uyanmıştı. Sırt çantaları omuzlara alındı. Yürüyüş batonları elde yerini buldu. Ayakkabılar son kez kontrol edildi. Bazıları dua etti. Bazıları gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Bazıları ise yalnızca ormana baktı.

Az sonra başlayacak yolun herkes için aynı anlamı taşımadığını biliyorduk. Kimi atalarının izini sürmeye gelmişti. Kimi çocuklarına anlatacağı bir hafıza biriktirmek istiyordu. Kimi yıllardır içinde taşıdığı borcu ödemeye çalışıyordu. Ben ise yine not defterimi çantama koyarken aynı düşüncenin peşindeydim. Bu yol bana bu yıl hangi insan hikayelerini emanet edecekti?

İLK ADIMLAR

Yürüyüş tek bir anonsla başlamadı. Kimse yüksek sesle "başlıyoruz" demedi. Kalabalık, görünmez bir işaret almış gibi aynı anda hareket etti. Önce birkaç adım... Ardından binlerce ayak sesinin toprağa bıraktığı ortak ritim... Nezuk geride kalırken ormanın ilk ağaçları bizi sessizce karşıladı. Sabahın serinliği hala tenimize dokunuyordu. Yaprakların üzerinde geceyi taşıyan çiğ damlaları vardı. Toprak nemliydi. Hava, reçine ve ıslak orman kokusuyla doluydu. İlk dakikalarda yürümek kolay geliyor. Sırt çantası henüz omuzlara yük olmamış. Ayakkabılar ayağın şeklini bozmaya başlamamış. Nefes düzenli. Adımlar hafif.

İnsan, önünde uzanan kilometreleri değil, yalnızca birkaç metre sonrasını düşünüyor. Patika zaman zaman genişliyor, sonra yeniden daralıyor. Bazı bölümlerde iki kişi yan yana yürüyebiliyor. Bazı yerlerde tek sıra halinde ilerlemek gerekiyor. Kimse birbirini geçmek için izdiham yaratmıyor. Bu yürüyüşte hızın bir anlamı yok. Burada önemli olan varış saati değil. Yolun kendisi. Ormanın içine biraz daha ilerledikçe sesler değişmeye başlıyor. İnsan uğultusu geride kalıyor. Yerini rüzgarın ağaçların arasında dolaşan sesi alıyor. Kuşlar günün ilk şarkısını söylüyor.

Uzakta bir dere akıyor. Bazen yalnızca yürüyüş batonlarının toprağa değen sesi duyuluyor. Sonra yeniden sessizlik... Bu sessizlik ilk kez gelenleri şaşırtıyor. Binlerce insan aynı anda yürürken bu kadar az konuşulabileceğini kimse tahmin etmiyor. Oysa burada sessizlik kimsenin birbirine söylemediği ortak bir saygı biçimi. Herkes biliyor ki bu patikalar yalnızca doğanın içinde açılmış yollar değil. Otuz yıl önce aynı ağaçların arasında insanlar hayatta kalmaya çalışıyordu. Bugün biz gündüz yürüyoruz. Onlar gecenin karanlığında ilerliyordu. Biz hangi yöne gideceğimizi biliyoruz. Onlar önlerinde neyle karşılaşacaklarını bilmiyordu. Bizim omzumuzda yürüyüş çantası var. Onların omzunda ailelerinin yaşam umudu vardı. Biz mola vereceğimiz noktaları biliyoruz. Onların durması ölüm anlamına geliyordu. Bu düşünceler yürüyüşün ilk saatlerinde insanın zihnine usulca yerleşiyor. Sonra adımlar ağırlaşmaya başlıyor.

Güneş yükseldikçe sabahın serinliği geride kalıyor. Omuzlardaki yük kendini hissettiriyor. Alındaki ilk ter damlası yanaktan aşağı süzülüyor. Su matarası daha sık elde dolaşıyor. Kimileri sessizce yürümeyi seçiyor. Kimileri yanındaki yol arkadaşıyla kısa cümleler kuruyor. Konuşmalar uzun sürmüyor. Sanki herkes nefesini değil, düşüncelerini korumaya çalışıyor. Yürüyüş ilerledikçe insan bedenini dinlemeyi öğreniyor. Adımların ritmini... Nefesini hangi yokuşta yavaşlatacağını... Sırt çantasını hangi omzuna kaydıracağını... Ayakkabının ayağı hangi noktadan sıkmaya başladığını... Birkaç saat sonra bütün bunlar önemini yitiriyor. Beden yoruluyor. Zihin başka bir yolculuğa çıkıyor.

Ben bu yolu dördüncü kez yürüyordum. Yine de her virajda aynı soruyla karşılaşıyorum. Otuz yıl önce burada yürüyen insanlar ne hissediyordu? Bir annenin elinden tuttuğu çocuğa "Az kaldı." dediği son an neredeydi? Bir baba ailesini geride bırakırken dönüp son kez hangi ağaca baktı? Kardeşler birbirini en son hangi patikada gördü? Bu soruların hiçbirinin kesin cevabı yok. Yine de ormanda yürüdükçe insanın zihni bunları üretmekten vazgeçmiyor.

Belki de Marš Mira' nın en ağır tarafı tam burada başlıyor. Ayaklarınız bugünün toprağına basıyor. Düşünceleriniz otuz yıl öncesinin içinde dolaşıyor. Bir süre sonra yürüyüşün fiziksel zorluğu arka planda kalıyor. Kilometreler önemini kaybediyor. İnsan, toprağın yalnızca toprak olmadığını hissediyor. Her adımın altında anlatılmamış bir hayat saklıymış gibi geliyor. Her ağacın gölgesi, yıllardır koruduğu bir sırrı taşıyormuş hissi uyandırıyor.

Yol boyunca sık sık başımı kaldırıp çevreme baktım. Orman bütün görkemiyle yaşamaya devam ediyor. Ağaçlar büyüyor. Rüzgar dalların arasından geçiyor. Kuşlar yuvalarını kuruyor. Doğa hiçbir şey olmamış gibi kendi düzenini sürdürüyor. İnsan ise aynı dinginliği kuramıyor.

İnsan gördüğü manzaranın üzerine başka bir manzara daha ekliyor. İşte bu yüzden Marš Mira yalnızca yürüyüş değildir. İnsan bazen kilometrelerce yol alır, hiçbir yere varamaz. Bazen de birkaç adım attığını sanırken kendi içine doğru uzun bir yolculuğa çıkar. Benim için bu yürüyüşün ilk günü tam olarak böyle başlıyor. Yol ilerledikçe beden yoruluyor. Vicdan ise uyanıyor.

MOLA YERLERİNDE KONUŞAN HAYATLAR

İlk mola alanına ulaştığımızda kimse yüksek sesle "nihayet" demedi. Sırt çantaları sessizce yere bırakıldı. Kimi ayakkabısının bağını gevşetti. Kimi matarasını doldurdu. Kimi bir ağacın gölgesine sırtını yaslayıp gözlerini kapattı. Yürüyüşün ilk saatlerinde beden yorulmaya başlıyor. Asıl yorgunluk ise tam bu molalarda kendini gösteriyor. Marš Mira'nın durakları yalnızca dinlenmek için kurulmuş alanlar değil. Buralar, hafızanın insan sesiyle yeniden kurulduğu yerler. Her yıl güzergahın farklı noktalarında yürüyüşü bekleyen insanlar oluyor.

Kimi o günleri yaşamış. Kimi ailesinden geriye yalnızca birkaç fotoğraf kalmış. Kimi yıllarca kayıplarını aramış. Kimi hala bekliyor. Onlar konuşmaya başladığında binlerce insan aynı anda susuyor. Telefonlar ceplere giriyor. Fotoğraf makineleri aşağı iniyor. Not defterleri kapanıyor. İnsan bazen yalnızca dinlemesi gerektiğini öğreniyor. Gazetecilik bana soru sormayı öğretti. Marš Mira ise önce susmayı öğretti. İlk yıllarda anlatılan her cümleyi kaydetmeye çalışıyordum. Defterimin sayfaları yetmiyordu. Ses kayıt cihazımı sürekli açık tutuyordum. Eve döndüğümde hiçbir ayrıntıyı kaçırmamış olmanın huzurunu yaşayacağımı sanıyordum. Yanılmışım. Bazı cümleler yazılmak için kurulmaz. Bazıları insanın içine bırakılır. Yıllar geçse de orada kalır.

İlk molalardan birinde yanıma genç yaşlarda bir kadın oturdu. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Önümüzde uzanan kalabalığı izledi. İnsanların yürüyüşünü takip etti. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti. Yüzünde öfke yoktu. Kırgınlık da... Uzun zamandır aynı yükü taşıyan insanların yüzünde görülen o derin sükûnet vardı. Sessizliği ilk o bozdu.

"Annem bana gerçeği uzun yıllar söylemedi." Sesindeki dinginlik, kurduğu cümleden daha ağırdı. Devam etmek için acele etmedi. Sanki her kelimeyi içinden yeniden geçiriyordu. On dört yaşına geldiğinde öğrenmiş. Annesi savaş sırasında sistematik cinsel şiddete maruz bırakılmış. Yıllarca bu gerçeği kızından saklamış. Gerçeği anlattığı gün ise özür dilemiş. Kadın bunu anlatırken gözlerini önümde uzanan patikadan hiç ayırmadı. Sonra bana döndü.

"Annem neden özür diledi?" Bu soruyu bana yöneltmedi. Kendi hayatına... Kendi çocukluğuna... Belki de otuz yıldır içinde taşıdığı sessizliğe sordu. Ardından kimliğinden söz etti.

"Babamın adı yazması gereken yerde bir çizgi var."

O an yürüyüş durmuş gibiydi. Kalabalık yine ilerliyordu. İnsanlar konuşuyordu. Rüzgar yine ağaçların arasında dolaşıyordu. Ben ise yalnızca o cümlenin içinde kalmıştım. Bir insan, kendi hayatını tek bir çizgiyle anlatabilir miydi? Evet. Bazen tek bir boşluk, sayfalar dolusu cümleden daha ağır geliyor. Elimi uzattım. O da tuttu. Uzun süre konuşmadık. Gazetecilik bazen doğru soruyu bulma mesleği olarak anlatılır. O gün bunun eksik bir tanım olduğunu düşündüm. Bazı hayatların karşısında soruların hiçbir anlamı kalmıyor. Orada bulunmak...Dinlemek... Sessizliğe eşlik etmek... Hepsi bundan ibaret.

Yürüyüş yeniden başladığında uzun süre arkamı dönüp kadına baktım. Kalabalığın içinde yavaş yavaş kayboldu. Bir daha karşılaşmadık. İsmini hiç öğrenmedim. Nerede yaşadığını da... Bugün yüzünü bütün ayrıntılarıyla hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, kimliğinde baba adı yerine duran o çizgi. Bazı insanlar size hayat hikayelerini anlatır. Bazıları ise yalnızca tek bir cümle bırakır. Ve o tek cümle, yıllarca sizinle birlikte yürümeye devam eder. O gün bunu bir kez daha anladım. Marš Mira' nın en uzun yolu kilometrelerle ölçülmüyor. İnsanların taşıdığı görünmez yüklerle ölçülüyor.

ÜÇÜNCÜ GÜNÜN SESSİZLİĞİ

Üçüncü günün sabahı, yürüyüş ilk güne benzemiyor. Kimsenin bunu söylemesine gerek kalmıyor. İnsanların yüzüne baktığınızda anlıyorsunuz. Merak geride kalmış. Bedenler yorgunluğa alışmış. Sırt çantaları ilk güne göre daha hafif görünse de omuzlar ağırlaşmış. Üç gündür aynı patikaları paylaşıyoruz. Aynı yamaçlardan geçiyoruz. Aynı derelerin sesini dinliyoruz. İlk gün birbirine yabancı olan insanlar, artık konuşmadan anlaşabiliyor.

Bir bakış… Başın hafifçe öne eğilmesi… Kısa bir tebessüm… Yol arkadaşlığı bazen yalnızca bunlardan ibaret. Sabah güneşi ağaçların arasından süzülürken yürüyüş yeniden başladı. Orman ilk günkü kadar yeşildi. Kuşlar yine ötüyordu. Rüzgar aynı dalların arasında dolaşıyordu. Doğa, zamanın yükünü taşımıyor gibiydi. İnsan taşıyordu.

Bir süre sonra yanımda yürüyen yaşlı bir adamla aynı tempoda ilerlemeye başladık. Elindeki tahta baston, her adımda toprağa yumuşak bir ses bırakıyordu. Uzun süre konuşmadık.

Sessizliği o bozdu. "Her yıl geliyorum." Başını kaldırmadan konuşuyordu. "Yürümem gerektiğini hissediyorum." Bu cümlede ne görev duygusu vardı ne de kendini anlatma isteği. Sanki yalnızca gerçeği söylüyordu. Bir süre daha yürüdük. Sonra bastonuyla patikanın sol tarafını işaret etti. Ormanın içine doğru uzanan sık ağaçların arasında görünür hiçbir iz yoktu. "Ben kardeşimi burada kaybettim." Cümle havada asılı kaldı. Ne teselli edecek bir söz bulabildim ne de soru sorabildim. Adam devam etti. "Nerede öldüğünü biliyorum." Adımlarını durdurmadı. "Gömüldüğü yeri bilmiyorum." Rüzgar o sırada ağaçların tepesinde dolaşıyordu. Patikada yürüyen insanların ayak sesleri birbirine karışıyordu. Hayat, sanki hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyordu. İçimde ise zaman durmuştu. Adam gözlerini önündeki yoldan ayırmadı. Yıllardır aynı cümleyi tekrar etmekten yorulmuş insanların ses tonu vardı. Sonra durdu. Bastonunu toprağa sapladı. Yere baktı. Uzun süre konuşmadı. Başını kaldırmadan fısıldadı. "İnsan kardeşinin mezarını değil..." Sustu. "...kemiklerini arıyorsa..." Bir nefes aldı. "...savaş bitmemiştir." O anda not defterimi çıkarmayı düşünmedim. Fotoğraf makinesine uzanmadım. Gazeteci refleksiyle yeni bir soru hazırlamadım. Bütün bunlar anlamsız geliyordu. Bazı cümlelerin kayda ihtiyacı olmaz. İnsan onları ömrü boyunca unutamaz. Yürüyüş devam etti. Adam kalabalığın içinde yavaş yavaş gözden kayboldu. Bir süre sonra onu seçemez oldum. Binlerce insanın arasında herhangi biri gibi yürüyordu. Oysa birkaç dakika önce bana bıraktığı yük, omzumdaki çantadan çok daha ağırdı.

Yol boyunca sık sık onun söylediklerini düşündüm. Dünyanın birçok yerinde insanlar sevdiklerinin mezarına gider. Bir çiçek bırakır. Bir dua okur. Sessizce ayrılır. Bosna'da ise bazı aileler önce bir mezar bulmaya çalışıyor. Mezara ulaşabilmek için de yıllarca tek bir kemik parçasının bulunmasını bekliyor. Toplu mezarlar açılıyor. DNA örnekleri inceleniyor. Bir kemiğin kime ait olduğu bazen yıllar sonra belirlenebiliyor. Bazı aileler otuz yıl boyunca bir telefonun çalmasını bekledi. "Babanızdan bir parça bulundu." "Kardeşiniz teşhis edildi." "Oğlunuza ait kalıntılara ulaşıldı." Dünyanın başka yerlerinde böyle bir telefon yasın başlangıcı olurdu. Buradaysa bekleyişin sona erdiği an. İnsan, yıllarca aradığına kavuştuğu için sevinemiyor. Bulunan yalnızca birkaç kemik parçası. Yine de yıllardır yarım kalan vedayı tamamlayabilmenin huzuru var.

İşte o yüzden bu yürüyüş yalnızca geçmişi hatırlamıyor. Bugünü de anlatıyor. Çünkü burada savaş, takvimlerde sona ermiş olabilir. Bazı ailelerin hayatında ise hala devam ediyor. O gün yürürken şunu düşündüm. Toprak, yıllardır kendisine emanet edilenleri yavaş yavaş geri veriyor. Asıl mesele, geride kalanların bu yükü nasıl taşımaya devam ettiği. Günün sonunda bedenimdeki yorgunluğu hissediyordum. Ayaklarım ağırlaşmıştı. Omuzlarım sızlıyordu. Fakat zihnimde yalnızca tek bir cümle dolaşıyordu.

"İnsan kardeşinin mezarını değil, kemiklerini arıyorsa savaş bitmemiştir."

O cümle, yolun geri kalanında bana eşlik etti. Potočari ‘ye varıncaya kadar da hiç susmadı.

POTOČARİ: VARILAN YER DEĞİL

Öğleden sonra yürüyüşün ritmi değişmeye başladı. Kimse bunun için bir şey söylemedi. Yol söyledi. Adımlar yavaşladı. Konuşmalar seyrekleşti. Üç gündür yan yana yürüyen insanlar artık daha çok önlerine bakıyordu. Sanki herkes, birazdan karşılaşacağı manzaraya kendi içinde hazırlanıyordu. Yol kenarında bekleyen insanlar görünmeye başladı. Gözü yaşlı kadınlar... Bastonuna yaslanmış ihtiyarlar... Küçük çocuklar... Bazıları yürüyenleri sessizce selamlıyordu. Bazıları ellerini kalbinin üzerine koyuyordu. Bazıları yalnızca bakıyordu. O bakışların içinde kelimelerin taşıyamayacağı kadar uzun bir bekleyiş vardı.

Son virajı döndüğümüzde beyaz mezar taşları ufukta belirdi. İnsan o an yürümeyi unutuyor. Ayaklar ilerliyor. Zihin olduğunuz yerde kalıyor. Üç gündür konuşanlar sustu. Fotoğraf çekenler makinelerini indirdi. Kimse birbirine "geldik" demedi. Çünkü buraya ulaşmak bir yolculuğun sonu değildi. Asıl yolculuk burada başlıyordu. Potočari Anıt Mezarlığı'nın içine her girişimde aynı duyguyu yaşıyorum. Burası kalabalık. Yine de tarifsiz bir yalnızlık taşıyor. Yüzlerce mezar taşı yan yana duruyor. Her biri aynı biçimde. Her biri aynı renkte. Uzaktan bakıldığında tek bir görüntü oluşturuyorlar. Yaklaştıkça her taşın aslında ayrı bir hayat olduğunu görüyorsunuz.

Bir isim… Bir doğum tarihi… Bir ölüm tarihi… Aradaki kısa çizgi. İnsan ömrü bazen yalnızca o iki tarihin arasına sığıyor. Mezar taşlarının arasında yürürken geçen yıl tanıştığım yaşlı bir adam geldi aklıma. Hiç konuşmadan yanıma gelmişti. Beni oğlunun mezarına götürmüştü. Uzun süre taşın karşısında durmuştu. Sonra usulca konuşmuştu. "Burada oğlum yatıyor." Sesinde gözyaşı yoktu. Yıllar içinde acısını sessiz taşımayı öğrenmiş insanların dinginliği vardı. Bir süre sonra mezar taşına baktı. Parmaklarını ismin üzerinde gezdirdi. Sonra başını hafifçe öne eğdi. "Oğlum dediğime bakma." Durdu. Bulutlar mezarlığın üzerine ağır ağır ilerliyordu. "Bulabildiğimiz yalnızca serçe parmağıydı." O gün cevap veremedim. Bugün de veremiyorum. Bazı cümleler insanın ömrü boyunca cevapsız kalıyor.

Mezarlığın içinde yürürken isimleri okumayı seviyorum. Belki "sevmek" doğru kelime değil. İsimleri okumayı bir sorumluluk olarak görüyorum. Her taşın önünde birkaç saniye duruyorum. Doğum tarihine bakıyorum. Kaç yaşında olduğunu hesaplıyorum. Henüz çocuk olanlar… Hayatının baharında öldürülen gençler… Torununu göremeyen dedeler… Düğününü yapamayan delikanlılar… Babasını tanıyamayan çocuklar… Bir mezarlık yalnızca ölüleri anlatmıyor. Yaşanamamış hayatları da gösteriyor.

11 Temmuz'daki cenaze töreni başladığında binlerce insan aynı anda ayağa kalktı. Yeşil örtülere sarılı tabutlar omuzlara alındı. Kalabalığın içinden yükselen tek ses ayak sesleriydi. Her tabutun içinde yıllar süren arayışın sonunda bulunabilmiş birkaç kemik parçası vardı. Bir aile için otuz yıl süren bekleyiş… Bir telefon… Bir DNA eşleşmesi… Ve nihayet tamamlanabilen bir veda… İnsan, bir yakınını toprağa verirken en azından bütün haliyle uğurlayabildiğini düşünür. Srebrenitsa ‘da birçok aile bu imkana hiç sahip olamadı. Bazıları oğlunu bir kol kemiğiyle uğurladı. Bazıları babasını birkaç parçaya ayrılmış mezarlarda yıllar içinde tamamlayabildi. Bazıları ise hala bekliyor.

Tören sona erdikten sonra kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Ben mezarlıkta biraz daha kaldım. Her yıl yaptığım gibi. Sessizlik, insanların ayrılmasından sonra daha belirginleşiyor. Rüzgar mezar taşlarının arasında dolaşıyor. Uzaktan Kuran sesi geliyor. Arada bir annenin ağlayışı duyuluyor. Sonra yeniden sessizlik. Bu sessizlik insana ağır geliyor. Yine de ayrılmak istemiyorsunuz. Sanki biraz daha kalırsanız, burada yatanların isimlerini unutmayacağınıza dair kendinize söz vermiş olacaksınız.

Dördüncü kez aynı yolu yürüdüm. Yine yoruldum. Yine hiç tanımadığım insanlarla aynı sofraya oturdum. Yine hiç tanımadığım insanlara sarıldım. Yine bana emanet edilen hikayelerle Türkiye'ye döndüm. Valizimde birkaç gün boyunca kullandığım kıyafetler vardı. Not defterim vardı. Asıl ağırlık ise bunların hiçbiri değildi. Bir annenin yıllardır dinmeyen bekleyişi… Kimliğinde baba adı yerine duran bir çizgi…  Kardeşinin mezarını değil, kemiklerini arayan bir ağabey… Serçe parmağına kavuşabildiği oğluna mezar yapan bir baba…

Anne karnındayken babasını kaybeden bir adam, otuz bir yıl sonra babasına ait tabuta sarıldı. Yıllardır dimdik taşıdığı yük, o an küçük bir çocuğun özlemine dönüştü. Gözyaşlarının arasından güçlükle şu cümle döküldü: "Artık bir umudum kalmadı." Otuz bir yıl boyunca kurduğu bütün ihtimaller, o tabutun başında sessizce son buldu.

Bazen yanında taşıdığı yükün ağırlığını havaalanında değil, evine döndükten günler sonra fark ediyor. Marš Mira bana her yıl aynı gerçeği yeniden hatırlatıyor. Hafıza kendi kendine yaşamıyor. Onu insanlar yaşatıyor. Yürümeyi sürdürenler… Anlatmayı sürdürenler… Dinlemeyi sürdürenler… İsimleri tek tek okumaktan vazgeçmeyenler… Ve gerçeğin üzerini örten sessizliğe razı olmayanlar… Ben de bu satırları, bana emanet edilen seslerin unutulmaması için yazıyorum.

Bir gün yolunuz Bosna Hersek'e düşerse, Potočari ‘de beyaz mezar taşlarının arasında yavaşça yürüyün. İsimleri okuyun. Yaşlara bakın. Acele etmeyin. Sonra yalnızca bir an durun. Emin olun orada hissedeceğiniz sessizlik, Srebrenitsa hakkında okuyacağınız yüzlerce sayfadan daha uzun süre sizinle kalacaktır.

DÖNÜŞ YOLU

Uçak havalandığında Bosna'nın dağları yavaş yavaş bulutların altında kayboluyor. Her defasında aynı düşünce geliyor aklıma. İnsan bir ülkeden ayrılabilir. Bazı coğrafyalar insandan hiç ayrılmıyor. İstanbul'a döndüğümde hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Üç gün boyunca ormanda yürüdükten sonra şehir bana her defasında biraz fazla gürültülü geliyor. İlk gece uyumakta zorlanıyorum. Gözlerimi kapattığımda ormanın içindeki patikalar geliyor aklıma. Sabahın serinliği... Yaprakların arasından süzülen ışık... Bir bastonun toprağa bıraktığı ses... Hiç tanımadığım insanların yüzleri... Bazılarının adını bilmiyorum. Yine de unutamıyorum. Bir annenin bakışı... Bir babanın suskunluğu... Kimliğinde baba adı yerine yalnızca bir çizgi bulunan genç kadın... Kardeşinin mezarını değil, kemiklerini aradığını söyleyen adam... Bulabildiği tek parça serçe parmağı olan oğluna mezar yapan baba...  Onlar artık benim haber dosyamın kahramanları değil. Hayatımın sessiz misafirleri.

Her yıl bana aynı soru soruluyor. "Neden yeniden gidiyorsun?" Bu sorunun tek bir cevabı yok. Orada yalnızca geçmiş anlatılmıyor. İnsanlığın ortak hafızası korunuyor. Marš Mira, ölenleri geri getirmiyor. Yakınlarını bekleyen annelerin acısını dindirmiyor. Kaybolan çocuklukları geri vermiyor. Yarım kalan hayatları tamamlamıyor. Yine de insanlar her temmuz ayında yeniden yola çıkıyor. Yürümek için... Hatırlamak için... İsimleri yaşatmak için... Sessizliği paylaşmak için...

Her temmuz ayında aynı ormana dönerken tek bir şeyi biliyorum. Ben o yolu yürümüyorum. O yol, her seferinde beni yeniden yürütüyor. Yıllar önce bu ormanlardan geçmek zorunda kalanların bugün artık yürüyemeyen ayak izlerine kendi adımlarımı eklemek için.

Bazı yollar varılır diye değil, unutulmasın diye yürünür.

Sevgili Yol Arkadaşım, Bu satırları okuyorsan, artık sen de benimle birlikte o yolu yürüdün. Nezuk'un serin sabahında çadırların arasından geçtin. Ormanın sessizliğini dinledin. Yokuşlarda yoruldun. Mola yerlerinde anlatılan hayatları dinledin. Potočari'ye yaklaşırken adımların yavaşladı. Belki beni hiç tanımıyordun. Yine de aynı patikada yürüdük. Aynı insanların hikayelerini dinledik. Aynı mezar taşlarının önünde durduk. Bu satırları yazarken tek bir isteğim vardı. Srebrenitsa'yı sana anlatmak değil... Seni Srebrenitsa ile tanıştırmak. Çünkü bazı acılar uzaktan öğrenilmiyor. Bazı isimler yalnızca okunmuyor. Bazı yollar yalnızca haritada görülmüyor. Yaklaşık otuz bir önce bu topraklarda insanlar yaşamak için yürüdü. Bugün biz, hatırlamak için yürüyoruz. İkisinin arasında büyük bir fark var. Birinde korku vardı. Diğerinde sorumluluk.

Bu yol bana yıllar boyunca çok şey öğretti. İnsanların birbirine benzediğini... Acının milliyetinin olmadığını... Bir annenin gözyaşının hangi dili konuştuğunu kimsenin sormadığını... Ve hafızanın, onu yaşatan insanlar olduğu sürece varlığını koruyabildiğini... Mesleğim bana olayları kaydetmeyi öğretti. Marš Mira ise insanı kaydetmeyi... Bir yüzü... Bir bakışı... Yarım kalmış bir cümleyi... Bir mezar taşının başındaki sessizliği... Bu yazdıklarımla bana emanet edilenleri sana emanet ediyorum. Bu emaneti taşımanın tek bir yolu var. Unutmamak. Unutturmamak.

Bir gün Bosna Hersek'e gidersen, yalnızca şehirleri gezme. Yolun seni Nezuk'a götürsün. İmkanın olursa Marš Mira'ya katıl. Yürüyüşe hazırlan. Sırt çantanı omzuna al. İlk adımı attığında bunun yalnızca bir yürüyüş olmadığını anlayacaksın. Yol sana, benim anlatamadığım pek çok şeyi anlatacak. Benim yolculuğum burada bitmiyor. Muhtemelen gelecek temmuz ayında yine aynı patikada yürüyeceğim. Yine yeni insanlarla tanışacağım. Yine bana emanet edilen hikayelerle Türkiye'ye döneceğim. Belki bir gün aynı yürüyüşte yollarımız kesişir. Bir mola yerinde yan yana otururuz. Bir bardak çay içeriz. İsimlerimizi söylemeden sohbet ederiz. Sonra yol yeniden başlar. Ve biz, aynı sessizliğin içinde yürümeye devam ederiz.

Senden tek bir ricam var. Srebrenitsa'yı yalnızca hatırlama. Onu, insanlığın ortak vicdanında yaşatmaya devam eden bir emanet olarak taşı. Ben bu satırlarla emanetin birazını sana bırakıyorum vesselam…

Marš Mira Nedir?

Marš Mira (Barış Yürüyüşü), her yıl 8-11 Temmuz tarihleri arasında Bosna Hersek'te düzenlenen uluslararası bir anma yürüyüşüdür. Yaklaşık 100 kilometrelik parkur, 1995 yılında Srebrenitsa Soykırımı sırasında binlerce Boşnak’ın hayatta kalabilmek için kullandığı kaçış güzergahının ters istikametinde yürünür.

Yürüyüşün amacı, yaşanan soykırımın hafızasını canlı tutmak, yaşamını yitirenleri saygıyla sessizlik içinde anmak ve dünyanın farklı ülkelerinden gelen insanları ortak bir vicdan yolculuğunda buluşturmaktır.

Bugün Marš Mira'ya her yıl onlarca ülkeden binlerce kişi katılmaktadır.

Marš Mira Türkiye Kimdir?

Türkiye'den Marš Mira'ya katılan gönüllülerin sayısı her yıl artmaktadır. Bu katılımın koordinasyonunu sağlayan Marš Mira Türkiye, yürüyüşe katılmak isteyen gönüllülere organizasyon süreci boyunca rehberlik eden bağımsız bir oluşumdur.

Organizasyon ekibi;

  • Ön kayıt sürecini koordine eder.

  • Katılımcıları yürüyüş hakkında bilgilendirir.

  • Bosna Hersek'teki organizasyonla koordinasyonu sağlar.

  • Ulaşım ve kamp planlamasında destek olur.

  • Yürüyüş öncesinde çevrim içi ve yüz yüze bilgilendirme toplantıları düzenler.

Yıllar içinde Türkiye'den yüzlerce gönüllü bu organizasyon aracılığıyla Marš Mira'ya katılmıştır.

Marš Mira'ya Nasıl Katılabilirsiniz?

Katılım süreci her yıl organizasyon tarafından duyurulan takvime göre yürütülmektedir.

Genel olarak süreç şu şekilde ilerler:

1. Ön Kayıt

Katılım başvuruları açıldığında ön kayıt formu doldurulur.

2. Bilgilendirme

Katılımcılar yürüyüş, kamp düzeni, ekipman ve ulaşım konusunda bilgilendirilir.

3. Ulaşım Planlaması

Türkiye'den Bosna Hersek'e ulaşım organizasyonu yapılır.

4. Bosna Hersek'e Varış

Katılımcılar Saraybosna'da buluşur ve organizasyon programına göre Nezuk'a hareket eder.

5. Üç Günlük Yürüyüş

Yaklaşık 100 kilometrelik parkur üç gün boyunca tamamlanır.

6. 11 Temmuz Anma Töreni

Yürüyüş, Potočari Anıt Mezarlığı'ndaki resmî anma töreniyle sona erer.

Marš Mira'ya Hazırlık Rehberi

Marš Mira profesyonel dağcılık deneyimi gerektirmez.

Ancak düzenli yürüyüş alışkanlığı büyük avantaj sağlar.

Fiziksel Hazırlık

Yürüyüşten en az iki ay önce başlanması önerilir.

Haftada üç veya dört gün;

  • 8-15 kilometre yürüyüş

  • Merdiven çalışması

  • Hafif yokuş antrenmanları

  • Sırt çantasıyla yürüyüş vücudu parkura hazırlamaya yardımcı olur.

Ayakkabı Seçimi

En önemli ekipman ayakkabıdır.

Yeni alınmış ayakkabılar yerine daha önce kullanılmış, ayağa uyum sağlamış trekking ayakkabıları ve çift tabanlı koşu çorapları tercih edilmesi durumunda konforlu bir yürüyüş gerçekleşir.

Sırt Çantası

40-50 litrelik ergonomik bir çanta çoğu katılımcı için yeterlidir.

Gereksiz eşya taşımaktan kaçınılmalıdır.

Yürüyüşün sonunda en ağır yük, çanta değil fazla eşyalar olur.

Yanınızda Bulunması Gerekenler

  • Trekking ayakkabısı

  • Yedek çorap

  • Yağmurluk

  • Şapka

  • Güneş kremi

  • Matara veya su torbası

  • Kafa lambası

  • Powerbank

  • İlk yardım malzemesi

  • Kişisel ilaçlar

  • Islak mendil

  • Enerji veren atıştırmalıklar

  • Baton

  • Kişisel eşyalar

Yürüyüş Kuralları

Marš Mira yalnızca sportif bir etkinlik değildir.

Katılımcılardan beklenen temel ilkeler şunlardır:

  • Doğaya zarar vermemek.

  • Kamp alanlarını temiz bırakmak.

  • Anma noktalarında sessizliğe özen göstermek.

  • Organizasyon görevlilerinin yönlendirmelerine uymak.

  • Yerel halka saygılı davranmak.

  • Yürüyüşün anma niteliğini gözetmek.

  • Fotoğraf çekerken insanların mahremiyetine dikkat etmek.

Katılımcılara Küçük Bir Hatırlatma

Marš Mira Türkiye ekibi, profesyonel bir turizm şirketi ya da ücret karşılığında hizmet veren bir organizasyon değildir. Ekipte görev alanlar; bu yürüyüşün hafızasını yaşatmak, Türkiye'den katılan gönüllülere destek olmak ve bu anlamlı yolculuğun sağlıklı şekilde gerçekleşmesine katkı sunmak için tamamen gönüllülük esasıyla emek veren insanlardan oluşmaktadır.

Kayıt sürecinden ulaşım planlamasına, kamp düzeninden saha koordinasyonuna kadar pek çok sorumluluk, sınırlı imkanlarla ve büyük bir özveriyle yerine getirilmektedir. Bu nedenle zaman zaman beklenmedik aksaklıklar, program değişiklikleri veya gecikmeler yaşanabilir. Bu gibi durumlarda anlayış ve sabır, yürüyüşün ruhuna katkı sağlayan en önemli değerlerdendir.

Marš Mira'ya katılan herkesin ortak amacı aynıdır: Srebrenitsa Soykırımı'nın hafızasını yaşatmak ve yaşamını yitirenleri saygıyla anmak. Bununla birlikte, yürüyüşe farklı ülkelerden, farklı kültürlerden, farklı inançlardan, farklı mesleklerden ve farklı dünya görüşlerinden insanlar katılır. Aynı patikada yürür, aynı kamp alanını paylaşır, aynı sofraya oturur.

Tam da bu nedenle, kişisel görüşler ve ideolojik farklılıklar yürüyüşün önüne geçmemelidir. Marš Mira; tartışmanın değil, dinlemenin; ayrışmanın değil, birlikte yürümenin; önyargının değil, karşılıklı saygının öne çıktığı bir hafıza yolculuğudur.

Her katılımcının, kendisi gibi düşünmeyen insanların da bu yürüyüşte aynı acıya saygı göstermek için bulunduğunu unutmaması büyük önem taşır. Farklılıklarımızı koruyarak aynı yolu yürüyebilmek, Marš Mira'nın en kıymetli kazanımlarından biridir.

Katılımcılardan beklenen en önemli yaklaşım, bu organizasyona bir hizmet alan müşteri olarak değil; ortak bir sorumluluğu paylaşan yol arkadaşı olarak katılmalarıdır. Gönüllülere gösterilecek anlayış, nezaket ve saygı, yürüyüşün manevi atmosferini güçlendirir. Aynı şekilde gönüllü ekip de tüm katılımcılara eşit, saygılı ve kapsayıcı bir iletişim anlayışıyla yaklaşmayı ilke edinir.

Üç gün boyunca yürünecek bu yol, yalnızca fiziksel bir parkur değildir. Aynı zamanda birbirini tanımayan insanların, ortak bir hafızaya duydukları saygı etrafında buluşabileceklerini gösteren güçlü bir dayanışma deneyimidir. Bu deneyimin en önemli taşıyıcısı ise karşılıklı anlayış, nezaket ve saygıdır.

ROTA

1.GÜN        

 NEZUK, Baljkovica, Crni Vrh, Snagovo, Liplje Kampı

2. GÜN

Liplje, Udrč Dağı, Cerska, Kamenica, Mravinjci

3. GÜN

Jaglići, Budak, Šušnjari, POTOČARİ Anıt Mezarlığı


Kaynakça

Bu yazı hazırlanırken aşağıdaki kaynaklardan yararlanılmıştır:

  • Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) kararları

  • Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) kararları

  • Srebrenitsa Memorial Center arşivleri

  • Birleşmiş Milletler raporları

  • Bosna Hersek resmî kurumlarının yayımladığı belgeler

  • Marš Mira Organizasyonu tarafından yayımlanan bilgi ve dokümanlar

  • Aynur Karabulut Saha gözlemleri

  • Röportajlar

  • Kişisel notlar ve fotoğraf arşivi

……………….

“...Bir sonraki bölümde, yaptığım röportajlara ve Srebrenitsa' nın hafızasını bugüne taşıyan anlatılara yer vereceğim. Her biri, yalnızca yaşanmış bir acıyı değil hafızayı canlı tutma iradesini de anlatıyor…”


Aynur Karabulut

Bağımsız Gazeteci / Savaş Muhabiri

Saha Savunucusu

 

 
 
 

Yorumlar


                                                          © 2018 Fikrini Söyle

bottom of page