Ara
  • Aynur Karabulut

Kesintisiz bir cihad için, köklü bir direniş ve diriliş!..

İslam coğrafyasında, olup bitenleri vakitsizlikten yok saymış ve yorgun olmaya koşullanan modern zamanların kayıtsız insanına; siyasal ve güncel eleştiriler yönelten gür sesli epik kişiliğinin yanı sıra, huzur, muhabbet ve iyiliğin kaynağını hatırlatan lirik kişiliği, dingin kalemi ile gönüllerde hoş bir seda bırakan, kendi toprağına ait hüzünlü ve umutlu bir öyküsü olan Şair&Yazar ALİ EMRE ağabeyimi 2018 de Nureddin Zengi kitabı yeni çıktığında böyle takdim etmiş ve bu üçlemenin hayalinden de bahsetmiştik. Büyük heyecanla tamamlanmasını beklediğim serinin üçüncü kitabı olan BAYBARS Şark'ın Kalkanı nihayet çıktı. Yine dolu dolu keyif alarak heybemi doldurduğum bir söyleşi oldu. Sizinde keyifle okuyacağınızı düşünüyorum. Buyurunuz efenim...

Ali Emre kimdir?

Ali Emre 1967 yılında Kastamonu'da dünyaya gelmiştir. Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olmuştur. Yüksek lisans eğitimini hazırlamış olduğu teziyle Cumhuriyet Üniversitesinde tamamlamıştır. Sivas'ta çeşitli devlet liselerinde öğretmenlik yapmış ve sonrasında özel eğitim kurumlarında görev yapmıştır. Şiir ve makaleleri bir çok çeşitli gazetelerde yayımlamıştır.

Tarihi roman yazmanın zorlukları nelerdir? Siz bu tür bir çalışmaya karar verdiğinizde, nasıl bir hazırlık sürecinden geçiyorsunuz?

Bir değer, bilinç ve aydınlık bahşeden her uğraşın, her cehdin başında ilgi duymak, yoğunlaşmak ve sabretmek yatıyor. Ben de yola koyulurken bunları aklıma saplayarak hazırlıyorum kendimi. Dua ediyorum evvela. İşin önemini önce kendime anlatıyorum.Direncimi tartıyorum. Enerjimi tahkim ediyorum. Kayda değer ne varsa okuyorum sonra. Araştırıyorum. Bilenlere, o alanda çalışanlara danışmaya gayret ediyorum. Yazacağım konu hakkında, muhakkak bir defter tutuyorum. Sürekli notlar alıyorum o deftere. Belli bir doygunluğa, epeyce hazırlandığıma dair bir itminana ulaştığımda konuyu ana hatlarıyla zihnimden geçiriyorum. Özet bir film çekiyorum aslında. Sonra bir plan yapıyorum, bir taslak çıkarıyorum. Süreç, değişikliklere hep açık olsa da ana meseleleri ve sırasıyla alt başlıkları belirliyorum. Bir şahıs kadrosu çıkarıyorum. Muhakkak anlatılması gereken hususları, önemli noktaları unutmamak için zorluyorum kendimi. Eşime, çocuklarıma, dostlarıma sorduğum noktalar, ayrıntılar da oluyor bazen. Okuma ve düşünme devam ettiği için defteri yanımdan ayırmıyorum. Hazırlık aşamasında gereken özeni gösteriyorum yani.

Yazma aşamasında durum biraz daha zor ve karışık. Baştan sona, kesintisiz bir akış içinde yazamadığımı fark ettim mesela. Parça parça yazıyorum daha çok. Hatta en son bölümü, kabaca da olsa, en önce yazdığım bile oluyor. Belli bir bütünlüğe ulaşan bölümleri, yazdıktan sonra birkaç hem sessiz hem de sesli okuyorum. Takıldığım yerleri, o anda aklıma doluşanları da kaydetmeye çabalıyorum. Beğenmeyip çıkardığım, sayfalarca yazılmış olmasına bakmadan attığım, çıkardığım yerler de oluyor ara sıra. Edebî yönünü şiirle işleyip görünür kılan biri için çok farklı, çok değişik bir yol bilgisi elbette bu. Fazlasıyla yorucu, yıpratıcı aynı zamanda.

Diğer roman türlerinden de epeyce farklı sanırım. Daha girift, daha netameli sanki.

Tarihî yahut biyografik bir roman yazmak hakikaten zor. Daha önce de dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım bunları. Gerçekle ilişkinin getirdiği bir tazyik söz konusu her şeyden önce. Aynı zamanda, birçok ayrıntıya dikkat kesilmeniz gerekiyor. Gerçek diye bildiğimiz toplam da tartışmalı bir şey sonuçta. Bütün insanî etkilere, eksiltme ve eklemelere açık. Belge değeri taşıdığına inandığımız metinlerde de belli ölçüde kurgu yok mu? Var. Menkıbevi özellikler var. Zorlamalar var. Sevgiler ve nefretler var. Özellikle eski dönemlerde, tarihçi dediğimiz kişi de sonuçta belli tercihleri olan bir yazı insanı. Bir edebiyatçı hatta. Bir seçmeci, öznellikten kurtulamayan bir yorumcu. Okumalarım ciddi bir yekûna ulaştıkça, mukayeseli incelemeler yaptıkça, bunları çok rahat bir şekilde görebildim, sezebildim. Diğer taraftan kronolojiye alelusul bir edebiyat aşısı yaparak bir metin oluşturmak marifet değil, yeterli değil. Böyle çok örnek var. Dışarıdan bir anlatıcı olduğunda da onun konumunu, gücünü, yaşadığı ve konuştuğu zamanı, ufkunu ve anlatım biçimini yerli yerine oturtmak gerekiyor. Filmler, diziler için de böyle. Bu konuda benim yaklaşımım şöyle naçizane: Tarihî bir şahsiyeti ya da dönemi anlatırken temel özelliklere, ana iskelete, bilinen gerçeklere bağlı kalmak, onları zedelememek gerekiyor. Dönemin zihniyeti, sosyolojisi akılda tutulmalı daima. Yorum, hakikatin üstünü bütünüyle örtmemeli yani. Çarpıtmamalı. Tersyüz etmemeli. Tarihe seri taklalar attırmamalı. Eklenenler, serpiştirilenler ana omurganın önüne geçmemeli. Gerçekle uyumlu bir şekilde ilerleyen hayalî ögeler, figürler, kurmaca unsurlar ile yalan hatta iftira birbirine karıştırmamalı. Her romana; sanat dışı kaygılara boyun eğerek cinselliği, ahlaksızlığı, çığırından çıkmış entrikacılığı sokmak zorunda değil kimse. Aynı şekilde, abartıyı bile aratır hâle gelen aşırı yüceltmeci bir yaklaşıma, putlaştırmaya da mahkûm değiliz. Okuyucu ve izleyici de bir kitabı yahut filmi, tarihî gerçeklerle aynîleştirmekten kaçınmalı. Teyakkuz hâlinde bulunmalı biraz. Bilgi, belge başka bir şey sonuçta, sanat metni ya da görüntüsü başka bir şey. Hem yazar hem de okur için geçerli bir ihtar bu. Onun ötesinde, kafa karışıklığı ve bilme, duyma, öğrenme tarzındaki farklılıklar her dönemde mevcut zaten. Bunu da bir yere kadar, hoşgörüyle karşılamak lazım.

Sizinle yaptığımız ilk röportajımızda henüz Nureddin Zengi yeni çıkmıştı ve bu üçlemenin hayalini kuruyordunuz. Şuan düşünüz gerçekleşti. Neler hissediyorsunuz?

Heyecan ve tedirginlik içten içe hep devam ediyor fakat sonuçta huzurluyum. Şükrediyorum. Kendimce önemli bulduğum bir çabaydı; zaman zaman umudumu ve neşvemi kaybetmeme rağmen nihayete erdirmeyi başardım. İnşallah edebiyatımıza bir katkı sağlar. İnşallah tarihe yönelik ilgiyi pekiştirir; bu alanda kafa yoran, eser vermek isteyen gençlerimize faydası dokunur. Zamanla, nitelikli, dert sahibi okuyucunun ve akademinin de ilgisini çeker. Bir hat oluşturur. Güzellerin, güzidelerin, insan hazinelerinin aranması, bulunması, yeni bir dil ve bakışla insanımıza aktarılması konusunda işaret fişeği yerine geçer. Benim için de bir ahiret azığı olur. Umutluyum. Mutluyum.

Başka nitelikleri de olmakla birlikte, bu romanların güncel mesajlar içerdiği, müslümanları silkelemeye çalıştığı da söylenebilir mi?

Fırsat buldukça söylüyorum: Tarih, geçmişin koynunda kalan bir toplam değil. Bugünümüze karışır. Geleceğimize ışık tutar, istikamet tayin eder. Hayatımızın bütün kimyasına bir şekilde katılır, müdahale eder. Tarihi olmayan inançlar, toplumlar, topluluklar, çevreler bile en azından fantastik bir tarih icat ediyorlar bugün. Bir de şu: Bir şeyin kendisinden, kendi gerçeğinden sonra en değerli, kıymetli tarafı onun sanat yoluyla anlatılması, yaşatılmasıdır. O kadar ki günümüzde tarihi yazmak, tarihi yapmak denli değerli, daha belirleyici hâle gelmiş gibidir. Müslüman Şark, geçmişte olduğu gibi bugün de güzellerin, güzidelerin, kadın erkek çok sayıda insan hazinesinin üzerinde uyumaya, uyuklamaya, iç geçirmeye devam ediyor ne yazık ki.

Hem Nureddin hem Selahaddin’in hem de Baybars’ın, yaşadığı dönemde arayıp bulduklarının, önerdiklerinin, başardıklarının bugün de değerli ve geçerli olduğuna inanıyorum her şeyden önce. Şu önemli tespiti tekrar yapalım, birlikte hatırlayalım: Küresel bir istilaya girişen Haçlılar, müslümanları dağılmış, parçalanmış buldukları için başarılı oldular. Nureddin ve Selahaddin döneminde ise iş tersine döndü. Müslümanlar kendi aralarında iyi kötü birliği sağlarken Haçlılar, Frenkler kendi aralarında bölündüler. Çekişmeye, düşmeye, kaybetmeye başladılar. Nureddin’in, en çok uğraştığı meselelerden biri, birliği sağlamak. Bunu gerçekleştirmeden Frenklerle savaşmanın mümkün olmayacağını, kalıcı sonuçlar vermeyeceğini biliyor. Kesintisiz bir cihad için, köklü bir direniş ve diriliş için önce bu hedefi koyuyor önüne. Kalpleri, niyetleri, hedefleri birlemeye, birleştirmeye çalışıyor daima. Dini, devleti ve duayı cem ederek yola koyulmanın önemini anlatıyor, anlattırıyor. İlmin gücüyle, istişareyi öne çıkararak, şehirleri inci gibi parlayan çeşitli kurumlarla ve değerli insanlarla süsleyerek yapıyor bütün bunları. Etrafına ehliyetli, liyakatli kişileri topluyor. Kadın erkek, genç yaşlı herkesi bu çabaların içine katmaya çalışıyor. Frenklerin yanı sıra, müslümanlar arasında içeriden barikatlar oluşturan, düşmanla işbirliği yapan, bu çabaları akamete uğratan duyarsız ve soysuz emîrlerle, işbirlikçi hainlerle de mücadele ediyor. Kapsamlı bir insanî ve İslamî uyanış gerçekleşiyor böylece. Bütün bunlar sadece Türkmenler eliyle değil; Arapları, Kürtleri hatta istilacılardan yana olmayan gayrimüslimleri de aynı eksende buluşturarak gövdeleşiyor. Cesarete bilgelik, adalet ve merhamet de eşlik ediyor elbette. Selahaddin’in yaptığı, başardığı da bu. Aynı durumu Baybars döneminde de görüyoruz. Önce, iyi kötü bir birlik. Cesaret ve şevk. Duyarlı, bilge ve etkili insanları bir araya getirme cehdi. Hayatın birçok ünitesini aynı anda ayağa kaldırma iştiyakı. Temel hedefler etrafında birleşme ve çok çalışma. Bugün de bu bölgelerde böyle toplu bir silkinmeye, fikrî ve fiilî bir uyanışa, en azından ortak ve makul noktaları öne çıkaran birliğe, kardeşliğe ne kadar ihtiyacımız olduğunu hep birlikte görüyoruz. Bunun için de bir hafıza inşasına ihtiyaç var elbette. Süreğen bir heyecan dalgasına ve ilmî çabaya ihtiyaç var. Yoksa tarihe saplanıp kalmak, doğru ve istenen bir durum değil.

Son kitabınız Baybars’ta bizi nasıl bir yolculuk bekliyor?

İnsanın kendi kitabı hakkında konuşması hem zor hem de hoş olmayan bir durum. Fakat şu kadarını söyleyeyim ki içerik olarak, kurgu olarak ilk iki romandan daha etkili, daha sürükleyici geldi bana. Baybars’ın biyografisi zaten kendiliğinden ilginç. Sıra dışı kişi ve vakalarla dolu, çok renkli bir hayatı var. Elli küsur yıllık bu ömrün önemli yükseltilerine, sırayla değinmeye çalıştım. Diğer taraftan onun hem Haşhaşilerle hem Haçlılarla hem de Moğollarla mücadelesine de ayrıntılarıyla yer verdim. Anadolu seferini, Elbistan vuruşmasını da öncesi ve sonrasıyla aktarmaya gayret ettim. Onun dışında, özellikle üçlemenin ilk iki romanını okuyanlar için epeyce sürpriz de var bu kitapta.

Baybars için neden “Şark’ın Kalkanı” nitelemesini kullandınız?

Kalkan, insanı dışarıdan gelen darbelerden, saldırılardan koruyan bir nesne temelde. Sultan Baybars da Müslüman Şark için yaşadığı zamanda böyleydi. Onunla,o kalkanla halkını dönemindeki düşmanlardan korudu. Ümmete gücü yettiğince bir savunma kalkanı sunmuş oldu. Aynı zamanda önüne kattıklarını onunla itekledi. Kürüdü. Püskürttü. Kovdu. Haşhaşileri. Frenkleri. Moğolları. O kalkanın altındagüzel bir ormanın yeşermesi için de yıllarca çaba sarf etti.

Aynı devirde Haçlıların, Moğollar ile ilişkiler kurduklarını da biliyoruz. Baybars’a bu tuzağı, bu beklentiyi büyük ölçüde bozan adam diyebilir miyiz?

Romanda bu konuya birden fazla bölümde temas ettim. Hem sahildeki, Akdeniz kıyısındaki Haçlı devletçikleri, şehirleri böyle bir beklenti içindeydiler zira hem de kıta Avrupa’sındaki devletler. Yıllarca elçi ve din adamı gönderdiler. Karşılıklı ziyaretlerde bulundular. Çeşitli vesilelerle kışkırtmaya çalıştılar. Dahası Hülâgû gibi annesi Hıristiyan olan bazı hanlara bakarak Moğolların hıristiyan olacaklarına dair bir beklenti içindeydiler. Papa, bunun için çalıştı. Birçok kral yahut soylunun yanı sıra Fransa Kralı Louis, bu konuda epeyce emek verdi, para harcadı, çaba gösterdi. Anadolu’daki Ermeniler ve Antakya Frenkleri hemen Moğolların boyunduruğu altına girdiler, onlarla yağlı ballı oldular, katliamlarına gönüllü destek verdiler. Müslümanlara yönelik seferlerde ordularına katıldılar. Moğollar da bu yakınlıktan, bu birlikten önceleri çok umutluydular. Sahildeki Frenkleri ve Avrupalı kralları yanlarına çekerek sadece Memlûkleri değil bütün Batı Asya’yı ve Afrika’yı ele geçirmeyi, Akdeniz ve Kızıldeniz havzasına tamamıyla hâkim olmayı kuruyorlardı. Müslümanları yok edebileceklerini düşünüyorlardı. Memlûkler bu oyunu büyük ölçüde bozdu. Bütün dünya tir tir titrerken Sultan Kutuz Kahire’ye gelen küstah Moğol elçilerine hiç acımadı mesela. Kafalarını kestirip Kahire kapılarına astırdı. Mısır halkını ve ulemasını bile şaşırtarak cihad ilan etti. AkabindekiAynicâlut Savaşı birçoklarının hevesini kursağında bıraktı. Tarihin gidişatını değiştirdi. Moğol’laiş birliği yapanlara karşı büyük bir öfke duyan Baybars; fırsat buldukça hepsine cezayı kesti. Trablusşam civarınıdarmadağın etti. Fırat kıyısındaki Birecik’i üs edinerek batıya geçmek isteyenlerin ayaklarını kopardı. Kıbrıs üzerine gemiler yolladı. Ermenilerin kolunu kanadını kırdı, Kilikya’daki varlıklarını bitirme noktasına getirdi. Yine istilacıya destek olan Antakya Haçlı Devletini de tarihten sildi. Tarikat şövalyelerinin birçok kalesini de ya ele geçirdi ya da yerle bir etti. Altın Orda hükümdarı Berke ile bu amaçla sıcak ilişkiler kurmaya ve Moğolları sıkıştırmaya yöneldi. Anadolu’daki Selçuklulara ve Türkmenlere yardım etmekten geri durmadı. Yeri ve zamanı gelince sefere çıktı. Elbistan’da Moğolları tekrar yenilgiye uğrattı. Onun peşinden gelen Memlûk sultanları da bu konuda hassas davrandılar. Tarihin akışını değiştirebilecek, müslümanların topluca imhasını amaçlayan büyük bir felaket de bu sayede engellenmiş oldu.

Nureddin Zengi, Selahaddin Eyyubi ve Baybars arasında bir bağlantı var mı? Siz, aynı mirasın ve anlayışın kahramanı olarak mı görüyorsunuz bu önderleri?

Evet. Var. Zaten Selahaddin, Nureddin’in rüyasını gerçekleştiren adam. Onun bir bakıma en büyük eseri. Selahaddin’in vefatından otuz yıl sonra doğan Baybars da onlarınkine benzer bir çabanın neferi sonuçta. Romanın ilk bölümünde böyle bir bağlantıyı, böyle bir sürprizi görecek zaten okuyucularımız. Üçü de benzer sorunlarla, aynı minvalde gelişen iç ve dış tehditlerle, zorluklarla karşılaşmış. Üçü de aynı amaçlara bağlı kalarak, aynı gaddarlıklara sahip düşmanlarla savaşmış. Üçü de savaşçılıklarının, kahramanlıklarının yanı sıra güçleri ve imkânları ölçeğinde bir eğitimci, imarcı ruhuna sahip. Hayatın birçok birimini aynı anda ayağa kaldırmaya çalışıyorlar. Baybars’ın kendine özgü zaafları, hataları, kabiliyetleri de var elbette. Fakat üçü de bizzat kendilerinden başlayan bir değişim eşliğinde müslüman toplumu uyaran, toparlayan öncülerden.

Şunu da söylemeden geçmeyeyim: Aralarında birkaç ay fark olsa da üçü de neredeyse aynı yaşta, elli beş yaşında vefat etti. Dahası da var. Üçünün de mezarı Şam’da.

Bu keyifli ve öğretici söyleşiye vakit ayırdığınız, görüşlerinizi bizimle sıcağı sıcağına paylaştığınız için çok teşekkür ederim.

Rica ederim. Ben teşekkür ederim. Sağ olun, var olun.

---------------------------------------

Ali Emre, Üçlemeyi Tamamladı:

Baybars Romanı Yayımlandı

Ali Emre’nin, “Baybars / Şark’ın Kalkanı” adlı yeni kitabı okuyucuyla buluştu. 480 sayfalık tarihî roman, Ketebe Yayınları etiketini taşıyor.

Rükneddin Baybars, sadece 13. yüzyılın değil, bütün bir insanlık tarihinin en önemli yükseltilerinden biri. Bu sıra dışı kahramanın hayatı; zafer ve fetihlerin yanında büyük acılarla, çırpınışlarla, hem dostlarını hem de düşmanlarını sürekli şaşırtan hamlelerle dolu. Adı Doğu ve Batı kültürlerinde dolaşımda olmasına rağmen, hakkında yazılan ilmî ve edebî eser de yok denecek kadar az.

Kıpçak bozkırından Kahire’ye, kölelikten sultanlığa uzanan bu emsalsiz biyografide, hiç hız kesmeden devam eden Haçlı seferlerinin yanında, yeni ve küresel bir yıkım hareketi olan Moğol istilası da ağırlıklı bir yer tutuyor. Abbasi Hilafetinin çöktüğü bu dönemde Haşhaşîlerin son artıklarını ve İslâm dünyasını güçten düşüren iç didişme ve çekişmeleri görmek de mümkün.

Ali Emre; Kıpçak Türklerinin Ulubarlı zümresinin Borçalı kabilesine mensup Baybars’ın hikâyesini kronolojiyi gözeten, yer yer yarı belgesel bir nitelik de taşıyan etkili bir kurgu eşliğinde aktarıyor. Bunun yanında; olay, şahıs ve anlatım yönünden sürekli zenginleşen romanıyla, sultan olduktan sonra çıktığı kırk seferin hiçbirinde yenilmeyen, ilme ve imara da önem veren, kesintisiz bir mücadele ile hem Frenkleri hem de Moğolları kahreden büyük Memlûk Sultanı’nın çehresini ve çok yönlü cehdini gözler önüne seriyor.

Çocuk yaşta kişiliğe kazınan ıstırap ve özlemin, dönüştüren inanç ve cesaretin, iç dünyayı ezen husumet ve utancın, sağaltıcı sevdanın ve umudun, sarp yokuşları aşan adanış ve kardeşliğin; yalnızca sarayları ve savaş meydanlarını değil, Kartaca’dan Kayseri’ye, Aragon’dan Çin’e kadar bütün bir yeryüzünü nasıl titreştirdiğine tanıklık etmeye çağırıyor “Şark’ın Kalkanı”.

İki ayrı Haçlı seferine çıkan, nihayet bu uğurda büyük acılar çekerek ölen, “Aziz” ilan edilen tek Batılı kral olarak tarihe geçen Fransa Kralı IX. Louis de söz alıyor bu heyecan sarmalı içinde; küçük düştüğü savaşların akabinde bir Haşhaşi suikastına maruz kalan, ülkesine döndükten sonra bütün komşularına savaş açan, İskoç direnişçi William Vallace’ın asılmasını isteyen ünlü İngiltere kralı Uzun Bacaklı Edward da. Asya’nın batısını kasıp kavuran, onlarca şehirle birlikte Alamut’u ve Bağdat’ı yakıp yıkan, Abbasî Hilafeti’ne son veren Hülâgû Han ve daha sonra yerine geçen Abaka ile de karşılaşıyor okuyucu; Eyyubîlerden kalan tahta oturan kadın sultan Şecerüddür ile de. Baybars’ın hayata bakışını değiştiren bir aşk hikâyesinin de yer aldığı romanda; Sultan Kutuz’un, memlûk önderleri Aktay ve Aybek’in, ikili oynamaktan vazgeçmeyen ve sonunda canından olan Muîneddin Pervâne’nin kasılmış çehresi de geçiyor gözümüzün önünden, henüz çocuk yaştaki İbn Teymiyye’nin çatık kaşları da. Anadolu seferi sırasında Elbistan’da, Kayseri’de, Sivas’ta, Konya’da yaşananlara Hatiroğlu Şerefeddin ile Karamanoğlu Mehmed Bey de dâhil oluyor.

Şiir, inceleme, deneme alanında kitapları bulunan Ali Emre; ödüller de alan ilk romanında “Şark’ın Kandili” olarak nitelediği Nureddin Zengi’nin hayatına ve mücadelesine yer vermişti. İkinci romanı “Selahaddin / Şark’ın Kartalı”, güncel göndermeler de içerecek şekilde müslümanların birliğine, Kudüs’ün fethine ve Haçlı istilası karşısındaki destansı direnişe dikkat çekiyordu. Söz konusu üçleme, “Baybars / Şark’ın Kalkanı” ile son durağa ulaşırken, alanındaki büyük bir boşluğu da doldurmuş oluyor.

––––––––––––

Ali Emre, Baybars / Şark’ın Kalkanı, Ketebe Yayınları, İstanbul 2020, 480 s.


RÖPORTAJ / Aynur KARABULUT

Eylül 2020


60 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör