top of page
Ara
  • Yazarın fotoğrafıAynur Karabulut

BENİ BU DERTTEN KURTAR!..

Güncelleme tarihi: 26 Haz 2023

Ben söylemiyorum, efendim yakın tarihte, Weizmann Enstitüsü’nden Moran Gershoni ve Shmuel Pietrokovski, kadın ve erkek arasındaki genetik farklılıkları incelemiş.

Hal bu ki ben bu enstitülerin bize hep aynı olduğumuzu söylemelerine alışığım. Kadın ile erkeğin beyni aynı. Kadın-erkek aynı. Hepimiz insanız. Sayfalar dolusu inceleme, rapor ve teste tek bir cümle ile gerekli cevabı veriyor Bozkırın tezenesi; “Kadınlar insandır biz insanoğlu”…

544 kadın ve erkeğe ait elli üç farklı beden dokusundaki yaklaşık 20.000 protein genini inceleyen bilim insanları; tam tamına 6500 genin kadın ve erkekte farklı etkinlik gösterdiğini tespit etmişler. Bravo! Ayakta alkışlıyorum. Biraz geç oldu ama konunun netleşmesi adına büyük bir gelişme.

Diğer yandan bilim dünyasının otoritesi kabul edilen Science dergisi daha büyük bir çalışma yayınladı. Çalışmaya Finlandiya Moleküler Tıp Enstitüsü biyoloğu Andrea Ganna önderlik ederken 'UK Biobank' ve '23andMeInc' şirketlerinin elinde bulunan 500 bine yakın DNA bilgisi incelenmiş. Sonuç; eşcinsel geni bulamadık. Nasıl yani? Hani insanın doğasıydı? Genetik kodlardan geliyordu? Yıllardır bize bunu siz söylemiyor muydunuz?

Yani şöyle; cinsel davranışla ilişkili beş DNA belirteci bulduk. Ancak hiçbiri bir bireyin cinselliğini tahmin etme gücüne sahip değil.

Görünen o ki eşcinselliğe özel bir gen yok…

Nasıl yani? Siz gen men masallarıyla yıllardır kaç insanı kandırıp hayatını işkenceye çevirdiniz? Sizin yüzünüzden kaç insan ailesi, arkadaşları ve sevdiklerinden gizli ve uzak bir yaşama mahkûm oldu? Haberiniz var mı? Allah sizi bildiği gibi yapsın!

Şimdi de yeni bir moda yayılıyor medeniyetin göz bebeği Avrupa’da. “Apotemnofili.” Ne? Anlatayım…

Doktorlar vücut bütünlüğüne ilişkin kimlik bozukluğu olarak da bilinen bu sendromu, kişinin herhangi bir uzvunu kendine ait hissetmemesi ve varlığından rahatsız olması şeklinde tanımlıyor. Hastalar ise çeşitli uzuvlarının kendilerini çirkin veya engelli gibi gösterdiklerini düşünüyor. Doktorlar konu ile ilgili oldukça kararsız. Çocukluk dönemindeki travmaların, bir ampüte ile kendini fazlasıyla özdeşleştirmenin, obsesif bir eğilimin sebep olabileceğini düşünenler olduğu gibi beyindeki vücut algısının gerçekteki ile örtüşmemesinin bir getirisi olduğunu düşünenler de oldukça fazla. Doktorlar düşüne dursun kaynağı olmayan deep web verilerine göre sendromdan mustarip olan insanlar yeminini bozmaya hazır doktor bulunca rahatsız oldukları parmak, kulak, burun ve hatta elini kolunu kestirmekten de çekinmiyor. Daha önce zaten kendisini estetik operasyonlarla kertenkeleye çeviren bir insan da görmüştük hatırlarsanız. Elbette bu tür vakalar insanlığın tarihi boyunca görülmüştür, normaldir, olabilir. Kuldur şaşar. Ancak büyük ihtimalle bu vakalar hiçbir devirde, lobi faaliyetleri ile özgürlük, çağdaşlık, modernlik, eşitlik, doğallık gibi altın tepsilerde sunulmamıştır insanlığa.

Durumun nedenlerinin peşinde koşarken bir ekolde şöyle bir tanımla karşılaştım:

“Mesela alt ıslatmak, aileler size alt ıslatmak olarak gelir ama o çocukla biraz tanışmaya başladığınızda, aile ile iletişime geçtiğinizde aslında alt ıslatmak bana yardım edin çağrısıdır.”

Keşke en büyük sorunumuz alt ıslatmak olarak kalsaydı. Apotemnofili ya da diğer adı ile Asomatognozi, Anoreksiya, Nervoza, LGBT ve türevleri… Peki ya adını bile zor telaffuz ettiğimiz bu sendromlarla yüzleşenlerin yardım çağrıları… Onları duyabilir miyiz?

Farkında mısınız? Bu konuda yapılan araştırmaların birçoğu sanki insanı hiç tanımıyor gibi. Mesela bizim çok aşina olduğumuz bir kavram var. Yani varlığını hepimiz biliyoruz. Hepimizin konu ile ilgili hiç değilse üç beş satır geyik muhabbeti olmuştur. İnsan ne ister? Yaz gelince kışı, tatildeyken iş veya okulu, şehirde doğa ve tabiatı özlemiyor muyuz? Özlediğimize kavuşup bir süre hem hal olduktan sonra da zıddını özlemeye başlamıyor muyuz? Bu araştırmalar yola sanki bu haller hiç yokmuş gibi çıkmıyorlar mı? Adı objektif bilim ama evde ailemiz de ya da kendimizde vücut bulmuş bu haller bu konun dışında öyle mi? Konu bundan bağımsız öyle mi?

Sahi neden böyle insan?

Nefis… Bu kavramın çeşitli kültürlerde başka karşılıklarını bulmak mümkündür. Ancak bana göre insandaki bu halleri tanımlayan en güçlü kavram budur.

Bilemeyiz. Kimi zaman merak, kimi zaman yasak arzusu, kimi zaman da başka bir sınav işte! Aslında insan tabiatının bir parçası olan nefsin bu vesveseleri hayatın ummadık anlarında karşımıza çıkarabiliyor. Buna bir de bu vesveselerden nemalanmanın bir yolunu bulmuş lobicilik faaliyetleri eklendi mi artık kurtulmak çok zor.

Bu tür insanı hallerin ortaya çıkmasının aslında bir yardım çağrısı olduğu tanımını yapan ekolün önemli temsilcilerinden Sosyal Hizmet Uzmanı Ali Aydın, pek çok STK ile gönüllü çalışmalar yürüterek insanların hayatına gerçekten dokunabilen bir kahraman ve kendisi gibi kahramanlarla ulvi bir yolculuk başlatmışlar...

Ali Aydın kimdir?

Konya’ lıyım, Yalova Sosyal Hizmet mezunuyum. Evli iki çocuk babasıyım. Sosyal Hizmet Uzmanı olmam hasebiyle hem üniversite süresi boyunca hem de sonrasında birçok farklı STK ile gönüllü olarak çalışmalar yürüttüm. Üniversiteden sonra Hayırlı İşler Derneğinde gönüllü olarak çalışmaya başladım.

Çalışmalarınızı Ayık Kitap’ ta sürdürüyorsunuz. Birçok eser üzerinde çalışmalarınız devam ediyor. Onlardan da bahsedeceğiz ama önce bu konular ne zaman ve neden ilginizi çekmeye başladığını öğrenmek isteriz.

Yüksek Lisansımı hazırlarken bu konuyla ilgileniyordum. Tezimi çalışırken taradığım bütün makalelerde, kitaplarda “ayrımcılık” meselesi üzerinden çok fazla bir söylem olduğuna şahit oldum. Türkiye’de akademi alanında bu meseleyle en çok çalışılan ve üzerinde durulan şeyin ayrımcılık olduğunu gördüm. Bu kadar çok karşıma çıkması çok ilgimi çekmişti. Niçin buraya bu kadar çok odaklanılıyor, neden buraya bu kadar çalışılıyor ve meselenin aslı nedir diye sorgulamaya, düşünmeye başladım. Biraz bu konuda dünyayı okumaya gayret ettim. Dünyada gördüm ki bu mesele ile alakalı terapi işin içine girdiğinde fazla bir algı durumu söz konusu. O algı dikkatimi çektiği için, bu algıyı nasıl çalışabilirim kısmına yönelip okumalar yaptım. Gerek akademi gerek terapi kısmını incelediğimde dünyada baskın bir kanalın aktığını gördüm. Çocukların, gençlerin terapiye açık olmaması, terapiyle ilgili bir durumun olmaması yani psikolojide tırnak yemek ile alakalı bir meselede bile psikoloji dünyasının aile örüntüsünün; aile hikayesinden, çevre ilişkisinden, kaygıdan, endişeden o kadar çok konuşuyorken tabiri caizse bu kadar çok bilimsel gevezelik yapılıyorken bu meselede neden hiçbir şey söylemediğini düşündüğümden dolayı buraya odaklandım. “Tırnağını yemeye terapi odasında bu kadar odaklanıyoruz bunun altında yatan bir kaygı bir telaş var, bunu çalışıyoruz ama bir erkek bir erkeğe veya bir kız bir kıza ilgi duyuyorum dediğinde niçin evet böylesin, böyle doğmuşsun bunu konuşmaman, bunun üzerine gitmemen gerekir, bunu niçin garipsiyorsun ki” dendiğinde bana ilginç gelen yer burası olmuştu. Yani o terapi odasındaki konuşmaların iki yüzlülüğünü fark etmeye başladığımda bende buraya biraz odaklanmak istedim.

Peki hocam alana odaklandığınızda alanı boş mu buldunuz, bu alanda gerçekten bir takım elle tutulur çalışmalar yapılmış mıydı, yapılmak üzere miydi, hiç yapılmamış mıydı? Alan sizi nasıl karşıladı?

Aslında Türkiye’de de böyle çalışan birkaç hoca var. Çok eskiden Cem Keçe’yi bu alanla ilgili çok güzel, derinlikli çalışan biri olarak bulduk ama çok fazla sosyal ve mesleki baskı olduğu için hala bu hal üzere mi bilmiyoruz. Cem Keçe’nin Eşcinsellik Kader Değildir diye bir kitabı var. Biz bu kitabın hiçbir şekilde baskısını, PDF’ ini, yayınevi bağlantısını bulamadığımız gibi herhangi bir kütüphanede bir nüshasını bile bulamadık. Bir ISBN numarası olan, Kültür Bakanlığı tarafından basılmış bu kitap ilginçtir ki hiçbir yerde yok. Özel vasıtalarla büyük uğraş sonucu ulaştığımız kitabı incelediğimizde; çok detaylı incelenmiş vakalar içerdiğini, kendi terapi görüşlerini yazdığı, bu alan üzerine çalıştığı ve kabul etmediği şeylere yer verdiğini gördük.

Bu çalışma 1990’lı yılların sonu 2000’li yılların başında yapılmış. Cem Keçe özellikle çok güzel meselelere çalışmış. Mesela Nicolosi’ den, Amerika’daki o bahsi açıyoruz ama Cem Keçe çok kritik meselelere çalışmış bu kişiden hiç konuşmuyor, örnek vermiyoruz. Eşcinselliğin ne olduğu ile alakalı kendi terapi görüşmelerini de yazmış ama şuan bu kitap maalesef yok, ulaşılamıyor. Bunları da görünce dedik ki evet bu alanda bir şeyler varmış ama şuan yok. Tıpkı 70’lerde APA’ nın belli başlı şeyleri ürettiği ama sonradan bu çalışmaların tamamın kesildiği ile alakalı bir durum söz konusu.

Yurtdışına baktık, yurtdışında hala belli enstitüler var ama en fazla eleştiri gelen yerlerden biri de bu. Mesela bir arkadaşımız bir makale yayımlayacak, bir dergiye gönderdi. Dergideki hakem eleştirilerden bir tanesi şu, tamamen Hıristiyan dini literatürü üzerine kurulmuş bir teorinin verdiği şeyler tekrarlanıyor deniliyor ama şuan batıda bu söyleme karşı en çok harekete geçen dini literatürden yani o kilise ayağından bir taraf var. Kilisenin kabul ettiği ekoller de var ama mesela Nicolosi bir kilise ekolünden geliyor mesela veya kitaplarını çevirdiğimiz Kohen bir kiliseyle tanışmış, kiliseyle doğruyu bulmuş sonra ailelerle çalışmaya kendisi böyle bir gayret etmiş. Evet, bir kilise öğretisinden onların da vurguladığı bir fıtrat durumu var ama bu adamlar bunun üzerine bir psikoloji bilimini etkilemiş.

Mesela Adler’in eşcinsellikle alakalı Ayrıntı Yayınlarından çıkan bir kitabı var. Kitabı kendileri çıkarttılar ama aynı zamanda kitabın önsözüne kitabın içeriğine muarız bir not düşmüşler. (Ayrıntısını merak eden kitabın önsözünden okuyabilir.) Aslında Adler çok net analiz etmiş, sunmuş ama şuan ki ekol etkilediği şeylerin tersini söylemek için de kendini inkâr eden bir tarafa eviriliyor. Aslında Adler’i birçok alanda otorite kabul edipte bu alanda otorite kabul etmeyen bir bilim var ve biz bunları görünce bunların tersini söyleyen birileri de olmalı. Tersini söyleyen birilerini buldukça da neden kabul edilmiyor, neden bu kadar susturulmaya çalışılıyor diye dert edindik.

Bu alanda irdelemeye karar verdik. Christopher Doyle’ nin kitabını çeviri yaptık. Bu adam eski eşcinsel şuan evli üç çocuğu var. Bu adam Mehmet Öz’ün programına çıkmıştı. Amerika’da karşılıklı konuşturma alanı oluşturuluyor. Söylediğiniz şeylerin doğruluğu ve yanlışlığıyla alakalı bir şey söylemiyorum ama ben kendimle alakalı bir şey söylüyorum daha önce bu hayatın içindeydim ve şuan orada değilim. Siz “biz dönüşemeyiz diye bizi yargılıyorsunuz ama ben dönüştüm, bunun tersinin mümkün olduğunu kendi üzerimden size kanlı canlı gösteriyorum, siz neden kabul etmiyorsunuz. Bırakın insanlar terapide ne konuşması gerektiğini rahat ifade etsinler” diyor. Ama Amerika’da süreç böyle işlemiyor. Eğer bir yardım talebinde bulunuyorsanız bir terapist size böyle bir teklifte bulunuyorsa doğrudan terapi lisansınızın iptal olmasına kadar uzanan bir sürece dahil oluyorsunuz.

Ayık Kitap nasıl ve ne zaman kuruldu, tam olarak neyi hedefliyor?

Hayırlı İşler Derneğinde gönüllü gençlerle görüşmeye başladığımızda (ki hiç ücret almadan tamamen gönüllü yapıyorduk.) bir terapi usulüyle çalışma yapmıyorduk ama görüştüğümüz, özellikle bazı dindar aile ve gençlerin rahatsız olduğu, çelişki hissettiği, vicdanına sığdıramadığı durumları gelip hasbelkader bizimle paylaşması, bizi kendisini dinleyen bir kulak gibi gördüğü için bize anlatması bizi bu sürece yönlendirdi.

Biz de kendi terapi eğitimlerimizi tamamladıkça baktık ki bir terapide konuşulan bir meselenin illa bir hastalık olmasına gerek olmadığını düşünerek, bunu da terapide konuşulacak bir mesele haline getirdik. Tıpkı şunun gibi, mesela; DSM denilen hastalık kategorilerinin arasında karı koca arasında olan ilişki, iletişim problemleri bir hastalık olarak geçmiyor ama terapi odasında biz bunları konuşuyoruz. Bu bir hastalık veya hastalık değil gibi tanımlamıyor da olsak biz bunu terapi de konuşulacak bir mesele haline getirmenin doğru olduğunu düşünüyoruz.

Terapi eğitimlerimizi tamamladıktan sonra ve onlarla terapi yapacak kıvama geldiğimizde bu meseleleri konuşmaya başladıkça da kaynak ihtiyacı oluştu ve biz de Ayık Kitabı kurduk. Ulaştığımız bu kaynakları Türkiye’de çevirmeliyiz, bilimsel bir tartışma çıkartmalıyız diye düşündük çünkü tersinin olmadığı hiçbir şeyde tartışma yoktur. Biz bir tartışma ortamı yaratmak, en azından bir soru atmak yani o bilimsel papağanlığı sürdüren meslek elemanlarına da acaba şu da olabilir mi sorusunu zihinlerine katmak adına Ayık Kitabı kurduk.

Ayık Kitap olarak basılmış ya da basılacak kaç kitabınız var?

Şu an bu meseleyle alakalı direkt veya dolaylı, dolaylı yoldan kastım şu; biz orda cinsel bağımlılığı da inceliyoruz. Çünkü çok net olarak burayla bağlantılı olduğunu düşünüyoruz 32 kitap oldu ilk temennimiz şuydu ki 52 kitaba tamamlarız bir yıllık serüven gibi planlamıştık hâlihazırda başka kaynakları da bunlara ekleyip 70’e yakın kitabın çevirisini bitirdik. Ama tabii maliyetler gibi durumlardan dolayı baskı sürecini yavaş yürütüyoruz.

Kitaplarınızı incelediğimizde gençler için oluşturulan tuzakları bertaraf etmeye yönelik ebeveynleri bilgilendirici nitelikte eserler çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Dış etkenlerle beraber ailenin çocuğun cinsel kimliğini belirleme konusundaki kafa karışıklığındaki rolü nedir?

Ben aynı zamanda oyun terapistiyim, oyun terapisinde aldığım ekolde hocamız, bir problem vardır ama bu görünen bir problemdir. Mesela alt ıslatmak, aileler size alt ıslatmak olarak gelir ama o çocukla biraz tanışmaya başladığınızda, aile ile iletişime geçtiğinizde aslında alt ıslatmak bana yardım edin çağrısıdır daha demin verdiğim örneği vereceğim, tırnak yeme meselesinde de durum aynıdır. Siz orada aile iletişimi ile ilgili, ailenin nasıl davrandığı ile ilgili, ailede bir boşanma olup olmadığını konuşursunuz. Aslında çocukla çalışıyormuş gibi görünürsünüz ama ilgilendiğiniz şey ailedir, aile hikayesidir yani aile ile çalışırsınız. Birçok meselede aile ile görüşüyor, çalışıyorsak bu meselede de aile ile çalışmanın abes olduğunu düşünmüyorum, bir aile vurgusunu yapıyorum. İnsan hikayesi aile ile var oluyor. Bir terapi odasında, bireysel terapide de nasıl ilişkiler üzerine konuşuyorsak orada da bunu konuşuyoruz. Onun için nasıl davranmamız gerektiğini, yani eğer doğru rol modeller oluşturulamıyorsa doğru modellerle alakalı sıkıntı çekmeye başladığımızı hissediyorsak bu meselenin bazı çocuklarda görünür olabildiğini düşünüyoruz. Ailede var olan her çocukta bu olmalı mı, oluyor mu? Olmuyor ama o çocukta tabiri caizse böyle bir problem ayyuka çıkabiliyor. Bu problem ayyuka çıktığında yani problem görünür olmaya başladığında biz tabii ki aile ile çalışmaya, aile ilişkilerini konuşmaya gayret ediyoruz.

Eğer doğru olan modeller sağlanırsa bu çocuklarda, mesela Nicolosi’ nin pre-homoseksüel dediği bir aşama var. Bu çocuklar Ergenlik dönemine girmeden önce bazı sinyalleri veriyorsa biz o çocuklarla bazı durumları çalışırız. Oyun terapisi veya başka durumlarla çalışırız, aslında o sinyali görürüz ve aileye şunları düzeltelim; baba bu rolde biraz daha hafif olsun, anne geriye çekilsin, baskınlıktan kurtulsun vs. deriz. Çünkü bazen baskınlık her zaman babanın şiddetli olmasını gerektirmiyor bazen annenin duygusal olarak baskın olması da bu meseleye karşılık gelebiliyor.

Denklemi de eğer anne baba bunları yaparsa çocuğu böyle olur diye kurmuyorum ama böyle olan çocuklarla,gençlerle konuştuğumuzda hikayelere bakıyoruz ki aile örgüsünde benzerlikler var. O benzerlikler yoran kıvama getirdiğinde diyoruz ki gelin bu ilişkileri konuşalım, bu ilişkilerle bir yolculuk yapalım. Bu ilişkiler çözümlendiğinde sen de neyi tercih ettiğini ya da nereye gitmek istediğini, ne yapmak istediğini daha net göreceksin. Diğer türlü kurduğumuz ilişkiler çok üzerine düşünmeden ve üzerine gitmeden, gelişigüzel kurduğumuz ilişkilere dönüyor.

Bir genç “ben kendimi 2-3 yaşındayken bile böyle kız gibi hissediyordum, ben doğuştan böyleydim ki böyle devam ediyorum” diyor. Biz de diyoruz ki “evet 3 yaşındayken bunu hissetmeni anlıyorum ama 3 yaşındayken böyle hissetmene sebep olan doğuştan olması değil, doğuştan getirebilecek bir aile ortamı. O ilişkileri kuran bir aile ortamı vardı ve sen 3 yaşından beri kendini kız hissedebilecek bir hale büründün. O hali anlayabilirsen neden ona ihtiyaç duyduğunu da anlayabilirsin, İhtiyaç duyduğun şeyi de anlarsan bir tercihte bulunabilecek hale gelirsin. Şu an tercihte bulunmuyorsun şu an kendini böyle var etmeye zorluyorsun Çünkü bunun üzerine düşünmedin bunun üzerine yol yürümedin. Tabiri caizse kendini dürtülerin üzerine bırakıyorsun çünkü artık duygularınla cinselliğin birleşmiş durumda.”

Bu çok sloganvari bir cümle olacak ama “eşcinsellik meselesinde bazen o şefkat arayışı şehvet arayışına da dönüşüyor.” O şefkati aradığın yer hep bir başkasının kucağı olduğunda aslında sen şehveti kovalamış oluyorsun ve o bir bağlılık gibi seyredince işin içinden çıkamıyorsun, her defasında yine pişman olup geri dönmek istiyorsun. En azından vicdani olarak ben bunu yapmak istemiyorum ama bir taraftan da bunu durduramıyorum diyen çok sayıda kişi ile karşılaşıyoruz. Açık söylemek gerekirse bazı erkeklerle ki 30 yaşında bir erkekle bile görüştüğümüzde aslında benim aradığım şey burada cinsel ilişki değil benim aradığım şey bana dokunması, beni sarması o ilişkide yakın olmamız diyor. Aslında çok net bir şey arıyor, hatta aradığı şeyi çok net söylüyor ve bize evet bir gün ideal erkeği bulacağım diyor. Biz de ideal erkeği hiç bir zaman bulamayacağını, ideal erkeği karşıdan sömüremeyeceğini söylüyoruz çünkü ideal erkeğin kendi içinde olduğunu ancak onu tamamlarsa o ideal erkekliğini tamamlayabileceğini dışarıdan bunun bir bağımlılık ilişkisine dönüşebileceğini biz net bir şekilde ifade ediyoruz. Bunu söylerken de onu zorlamaya, ikna çabasına tutmuyoruz.

Aile yapısında temele indiğimizde, aileler kendi hayat meşgalesi; kimi zaman eşler birbirleriyle bir çatışmanın ya da ekonomik olarak bir şeyi idare etmenin çatışması içerisine girerken çocuklarını çok iyi analiz edip, gözlem yapıp tanıyamıyorlar mı? O sürecin geç fark edilmesinin sebeplerinden bir tanesi bu olabilir mi ya da ne zaman fark ediyorlar?

Translık diyebileceğimiz durumları bazen anneler çok net fark edebiliyor ama tabiri caizse, o tarafının diliyle konuşursak bir gay’ lik, lezbiyenlik durumu ancak kişinin ergenlikten sonra “acaba ben neden erkeklere ilgi duyuyorum” diyebileceği, fark edebileceği bir durum. Eğer kadın kıyafeti giyme ile alakalı bir durum varsa bunu zaten anne net olarak fark ediyor, bu çocuk neden benim kıyafetlerimi deniyor diye. Bu yaşlarda bunlar çok fark ediliyor ama bazen o eşcinsel duygular, eşcinsel çekim; bunun olabilmesini ben şu açıdan normal görüyorum, normalden kastım şu; bazen insanlar böyle bir çekim hissedebilir, böyle bir dürtü gelebilir, böyle bir dürtünün oluyor olması acayip değil çünkü insan her kanada gidebilecek bir duygu sirkülasyona sahip. Sadece bunu nasıl sürdürdüğü, bununla nasıl çaba sarf ettiği, bunu nasıl karşıladığıyla alakalı bir anormallik, kendini var etme duygusu başlıyor. Genelde ailelerin fark ettiği, ergenlik ve sonrası oluyor. Yani bu aşamalardan sonra aileler çocuklarında bir farklılık olduğunu, evlilik meselesine geldiğinde bir farklılık olabileceğini veya lise döneminde kızlarla ilişki kurmada onlarla konuşmada fark ediyor. Genelde bize gelen ailelerin fark ettikleri aşama hep ergenlik dönemi ve sonrası olmuş oluyor.

Bu aşamada en etkili sonucu hangi yaş grubuyla çalışınca elde ediyoruz?

Ergenlik aşaması çalışmak için tamamen geç değil ama zor bir aşama. Ergenlikte kimlik oturmaya başlıyor ya da bir kimlik arayışı hala devam ediyor. Onun için bizim sağlıklı yol aldığımız durumlar 20’sinden, 22’sinden sonra çünkü o zaman kendi hayatı ile alakalı ne yapmak istediğine dair doğru kararı vermeye da gerçekten hissetme aşaması bu yaşlardan sonra çok oturuyor.

Ergenlik geçişinde bir çocukla çalışmak zorluyor dediniz 22yaşında hafif de olsa kolaylaşma sebebi genç zaten deneyimliyor, yanılıyor ya da orada onu tatmin etmeyen yine bir şeyler devam ediyor, 22yaşında tekrar kendisini sorgulamaya başlıyor. Sorgulama aşamasında sizin devreye girmeniz terapiyi daha olumlu halde etkiliyor diyebilir miyiz?

Çünkü o zaman net kararlar verebiliyor. Mesela ergenlik öncesi, ailede bir sıkıntı var; aile ayık, durumu izliyor, bir sıkıntı olabileceğini fark ediyor ya da bununla alakalı birisiyle görüşmek istiyor. Aile’ ye doğru yönergeler verilince yani doğru bir süreç çizilince ve aile bu süreci doğru yönetince çocuğun öyle bir hali kalmıyor, çünkü buna hasıl olan ihtiyacı ortadan kalkıyor. Nasıl alt ıslatmak böyle bir ihtiyacın ürünüyse bu da böyle bir durum.

Beni duyun çığlığı mı atıyor?

Evet, yani şöyle bir durum 30 yaşındaki bir adam nasıl ki eşcinsel bir ilişki, bir arkadaşlık kurduğunda aradığı, koştuğu şeyi arıyorsa bir çocuğun yaptığı şey de bu belki.

Peki diyelim ki aile çocuğunu fark etti, bu konuda ne yapması, nasıl bir yol çizmesi, nasıl konuşması, nasıl davranması, nereye başvurması gerekiyor?

Bu söyleyeceklerim biraz terapistlere yönelik olacak. Aileler böyle bir sorunla ya da bizim çocuğumuz biraz farklı davranıyor, böyle bir sıkıntısı var mı acaba? Diyerek telaşlanıp bir psikolog’ a gittiklerinde; psikolog tırnak yiyen çocuğa, korkusu, kaygısı olan bir çocuğa nasıl çalışıyorsa, onlarla nasıl ilgileniyorsa bu çocukla da öyle ilgilenirse ya da bu gençle ya da daha büyük yaşları söyleyeyim bununla alakalı konuşan birisine nasıl yaklaşıyorsa ona da aynı şekilde yaklaşıyor olsa zaten meseleler çok rahat konuşulmuş, aşılmış olacak.

Böyle bir aile ne yapmalı nereye başvurmalı? Şu an bizde özellikle bu meseleden sıkıntı çekenler şuraya başvursun diye bir merci yok ama güvendiği, bu mesele ile alakalı doğuştan olmadığını söyleyen, bilgisine güvenebileceği bir terapist varsa onunla yol yürüyebilir. Herhangi bir terapist olabilir, hangi ekolle çalıştığı önemli değil. Yeter ki insanın gelişimi ile alakalı ayık bir terapist olsun ve bu meselede de karşı tarafın söylediği, o eşcinsellik doğuştandır tezini savunan bir terapist olmasın, işini iyi yapan herhangi bir terapist olabilir.

Bu noktada aile ön görüşme mi yapıyor çocuk daha sonra mı devreye giriyor, işleyiş nasıl oluyor?

Bize genelde aileler, bizim çocukta bir problem var bir görüşün diyerek geliyorlar. Tıpkı okulda kavga eden bir gencin anne babasının ya bizim çocuk çok kavga ediyor, okulu astı, okuldan atılacak diyerek geldiği gibi diğer meselelerde de ailesi geliyor. Özellikle ergenlerde değil de daha büyük yaştakilerin kendisi, ben böyle sıkıntılar çekiyorum ama bu sıkıntıları çektiğimi de kimseye söyleyemiyorum dediği şekilde geliyor ama genelde aileler bunu anlatmış oluyor.

Çocuklarımız neden LGBT’li oluyor?

Ben karşı taraf diyeceğim çünkü biz böyle bir söylemle karşı karşıyayız diye düşünüyorum. LGBT’ li bir bireyle karşı karşıya değilim, eşcinsel çekim hisseden biriyle karşı karşıya kesinlikle değilim. Onu anlamlandırabilmek için zaten buradayım, onunla konuşabilmek, onunla iletişime geçmek için zaten buradayım ama ona empoze edilen bir söylemle hep karşı karşıyayım.

Onun için karşıt söylemin hep böyle bir tarafı var, bu söyledikleri şeylere şöyle katılıyorum sadece bir insan durup duruyorken bir sabah uyandığında ben bir erkeğe ilgi duyuyorum diye uyanmıyor, hiç kimse bunu istemez. Onların söylemi şu; bu bir problemse hiç kimse böyle bir problemle karşı karşıya kalıp başa çıkmak istemez. Evet hiç bir kimse böyle bir çekimi hissediyor olmak ve bunu toplum tarafından kendisine kötü bakıldığını hissedip de böyle bir şeyi yapayım diyerek düşünmez.

Çocuklar nasıl LGBT olur sorusunu son 20 yılda belki göz önünde bulundurarak cevaplamak istiyorum, hep aileden konuştuk ama ben de dahil olmak üzere, çoğu zaman bir eşcinselin oynadığı, eşcinsel durumların var olduğu filmler, diziler ve daha da ileriye götürüyorum: porno izleniyor, hem de hiç sansürsüz her yaştan insanın ulaşabildiği vasıtalar aracılığıyla. Ben de bu kadar porno izlemiş olsam, ben de bu kadar bununla hemhal oluyor olsam; affınıza da sığınarak söylüyorum bu porno denen mesele çokça izlenildiğinde insana et gibi bakmak normalleştirdiğinden ben de bunları izlesem benim de zihnimde normalleşecek ve böyle davranmak bana çok da uzak bir mesele haline gelmeyecek.

Bizim toplumlarda batı toplumlarının aksine cinselliğin bir ahlakı var. Bu olduğu için de biz cinsellikle alakalı şeyi evet üstü kapalı konuşuyoruz ama bizim için bunun bir standardı var. Bu en başından beri Allah Resulü’nün bir standardı var ve bizler ona göre yaşıyoruz. Bu standart olmadığında yani belli bir dizi ve filmde bu standart olmadığında her şey çok normalleşmeye başladığında ve bunu gören, maruz kalan bir gencin, bir çocuğun kafa karışıklığı yaşaması normalleşiyor.

Nasıl bana pizza yemeyi bir zoka olarak yutturduysa kız kıza takılmayı da yutturur. Hatta çok uzak bir yere gitmeyelim, mesela şu an Fatih’teyiz, bir otobüsdurağındaki bir reklama bakalım. Reklamda UrbanCare’ın bir reklamı var, ne diyor; kız kıza takılmam kadar normal, doğal diyor hatta. Bunu ben görüyorum karşılaştırıyorum ama 14 yaşındaki bir kız karşılaştıramayacak çünkü evet, onunla takılıyorum el ele tutuşursam ne olabilir ki en kötü ne çıkabilir ki diyor. Biz bu temiz dimağların nasıl düşünebildiğini fark edemiyoruz, onun için evet artık bundan sonra olur, nasıl birileri eşcinsel olur biliyor musunuz? Bu kadar çok normal görülürse olur, ben de olabilirim.

Çünkü insan böyle bir varlık, bir taraftan da bunu kaldırabilmesi gerekiyor. Bu tarz sıkıntıları çekip ben bundan kurtulmak istiyorum diyen gençler ile görüştüğümde, hikâyelerin bir yerinde şöyle kilitlendiğini hissediyorum; ya kendimi böyle var etmeliyim ya da ben yok olmalıyım. Çünkü insan kendisini var etmeye odaklı bir varlıktır, ya kendimi bu şekilde var edeceğim, kabul edeceğim, işte karşıt söylemle anlaşamadığımız yer burası, elbette ki lise-ortaokul dönemi boyunca kendisine top, sen biraz nonoşsun denilen bir adam kendisini var etmek isteyecek. Var olmak isteyecek çünkü hep yok görüldü, bir el hareketi bu adamın bir söylemi, bir kırıtması –onların söylemi ile söylüyorum hep anormal karşılandı. Bu adam hep ezilen, dışlanan, erkek üzerinden konuşacak olursak bir futbol maçı yapıldığında hep sen gelme denilen taraf oldu. Bu adam hiç bir zaman erkekliğin içine zaten aileden gelen bir şey ile de girememiş oldu. Dolayısıyla ya bunu var edecek ya da bilimsel araştırmalar diyor ki intihar oranları eşcinsellerde çok yüksektir.

Şimdi bu bilgi iki şekilde yorumlanabilir. Bir, karşıt söylem diyor ki; intihar etme nedeni olarak o kadar çok toplumsal baskı var ki bu toplumsal baskı onu öyle kabul etmediği için depresyona giriyor ve intihar ediyor. Tamam, biz buna kanaat getiriyoruz baskı var ama bu baskı denilen şeyin ana sebebi olan bu adamın neden böyle olduğuna odaklanmıyor. Bu adam kendisini böyle algılayamıyor ve algılayamadığı, kendisini öyle var edemediği için de farklı bir yolda var olmayı seçti. Bir taraftan, onu öyle kabullenen, kabullenip de onun için bir şeyler yapan mahalleden bir abisi olsaydı her şey çok farklı olabilirdi ama ne yazık ki bizden biraz farklı olan kibar, naif kişilikli erkekleri toplumun dışına önce biz itiyoruz ve sonra neden böyle oldu diyoruz.

İşçi, modacı, öğrenci, sanatçı, gazeteci, Kürt, azınlık, yoksul, mülteci, tutsak (...) olmak, taşrada yaşıyor olmak, yabancı olmak gibi durumlar, Türkiye’de eşcinsel olma hallerini nasıl şekillendiriyor?

Muhtemelen aktivist rolde bir etkisi vardır. Daha çok aktivist rolde olanların aynı zamanda Kürt ya da diğer herhangi bir kategoride olup da kendisini oradan var ettiği ya da o aktivist söylemenin içinde girip de diğer azınlıklarla birleştiğine ben dışarıdan da şahit oluyorum. Belli araştırmalarda da bunu görüyoruz. Yani, o birkaç kategori birleşerek aktivist söylem çok net oluşuyor. Dolaylı yoldan bir şekilde dokunuyor ama bizim gördüğümüz gençlerde ya da benim konuştuklarımda doğrudan böyle bir şey var mıdır? Hem böyle hem de şöyle olmasında böyle bir baskınlık var mı diye düşünüyorum; sanki Türkiye'nin herhangi bir yerinde herhangi birileriböyle bir problemle gelebiliyor. Genel yatkınlık var gibi söylemiyorum ama aktivist söylemin içinde belki de görünür olduğu için bu soru geliyor. Mesela, Taksim’de eylem yapanların çoğuna bakalım; belli bir ön kimlikler ön plana çıktığı için zaten, orada o halin içinde ve birleşmiş görünen şey o ama görünmeyen şey ise çok genel.

LGBT lobisi var mı ve bu lobi tam olarak neyin peşinde? LGBT aktivizmi politik bir hareket mi?

Zaten bizim çıkarttığımız birkaç kitaptan birisi de buydu; Politik Bilim Açısından Eşcinsellik, Politik Bilim, Politik Eşcinsellik, Psikoterapi Savaşı bunu çok net gösteriyor. O kitapların detaylarında bunlar var, zaten yüzde yüz lobi olduğuna dair söylemi biz değil onlar söylüyor. Bugün LGBT’ ye yardımcı olan, destek çıkan kuruluşlara baktığınızda bunu açıkça görebiliriz. İsveç krallığı ayan beyan destek verdiğini açıklıyor. Bizde bunlar çok gizli, saklı, lobicilik deyince sanki el altından bir şeyler yapılıyor gibi anlaşılıyor. Ülkemiz de böyle bir sorun yok demek poliyanacılık oynamak gibi bir şey bunları biz değil onlar böyle söylüyor. Bizim kendi sürecimize de bakacak olursak, 2005'ten sonra, Avrupa Birliği yolculuğumuz denilen şeyden sonra çok net bir şekilde artış var.

Bunu destekleyen Avrupa Birliği fonları var, oradan iyi bir fon geldiğinde -zaten zeminde müsaitti çünkü 1990'lar bizim ülkemizdeki hareketliliğin arttığı zamanlardı. Belki terörden ya da başka şeylerden bunlar çok görülmedi ama terörün bir yansıması olarak büyük şehirlerde bunlar arttı, terör veiç göçlerle birleşip 2005'lerde bir faaliyete dönüştü. Siyasi olarak HDP ne kadar görünür olmaya başlamışsa ya da bir siyasi kimlik görünür olmaya başladıysa, bunlar da o Türkiye'nin geldiği rahatlama ortamından sonra görünmeye başladılar ve bunun içinde bir kaygı gütmediler.

Bu çalışmaları masonik kuruluşun bir parçası olarak görebilir miyiz? İslam’a yatkınlığı olan veya Müslüman olan gençleri kendi dinlerini anlatarak kendi dinlerine katan grupların bu tarafa meyli olan gençlerin veya olmayıp da karakter olarak müsait olan gençlerin üzerine özel olarak çalışıp kendi aralarına katma gibi çalışmalar var mıdır?

Eğer dünya genelinde bir okuma yapacaksak yüzde yüz bir faaliyet gibi; Hıristiyanların yaptığı misyonerlik çalışmaları gibi, şu an en görünmez ama bir taraftan da en çok görülen şekilde bu. Eğer mesele bir politik dinse eşcinsellik meselesi bunu çok net anlatan bir argüman olur.Çünkü dünyanın her yerinde nüfuzları var. Fakirliğin olduğu bir balkan ülkesinde bile bir şeyleri var etmişler, bir şeyler kabul edilmiş. Yasaları değiştirebilecek kadar ileriye götürmüşler, bu kadar güçlü bir din diyelim varken bunun olmadığı söylenemez zaten.

Bu konu ile alakalı kitaplara, konuşmalara, yazılara baktığımda genelde hep cinsel tercih değil cinsel yönelim olarak telaffuz ediliyor, bu neden böyle? Özel bir nedeni var mı?

Bir önceki sorularda söylediğim şeyle alakalı bir durum; onlara söylemi ile ifade edeyim, bir insan kalkıp ben artık eşcinselim demez, tercih edemez. Saçmalamayın, insan eşcinsel olmasını tercih edemez. Doğuştan böyle gelir, bunu devam ettirir ve biz buna senin cinsel yönelimin ne deriz. Senin cinsel yönelimin bir kadınayken onun cinsel yönelimi erkeğe olabilir, bu çok normal doğuştan gelen bir şeydir ama bunu siz kabul etmiyorsunuz dedikleri yerde bu ayrım oluyor.

Kendileri ile çelişmesinler diye değil mi?

Masonik faaliyet dediniz ya, dünyada en iyi kavramları kullanan bu lobicilik faaliyetidir. O lobicilik faaliyetindeki kavramları çok iyi işlemeyi bildikleri için onlara özellikle dikkat ederler, onun için Türkiye'deki karşılığının ne olduğunu, o kültürel şeyi çok iyi çözmüşler. Mesela 2011’de çekilen bir belgesel var, adı Çocuğum Benim miydi? O belgeselin bir yerinde şöyle bir şey geçiyor -bizi çok iyi anladıklarını hissettiğim için söylüyorum, Allah benim çocuğuma böyle bir şey vermiş, Allah benim çocuğumu biraz böyle yaratmış. Benim çocuğum böyleyken ben şimdi nasıl çocuğumu reddedebilirim, çocuğumu nereye atabilirim? Şeklinde konuyu bizi en iyi bildiklerini gösterecek şekilde işlediklerini görebiliyoruz. Bize gelenlere biz çocuğunuzu atın taşlayın demiyoruz ama anlaşılacak yerler var diyoruz. Bu topluma ne iyi geliyorsa, bu toplumun yumuşak karnı neresiyse oradan vuruyorlar. Cinsel tercih veya cinsel yönelim meselesini kullanma sebepleri de bu.

Yani, değerler üzerinden, kültür üzerinden vurabilecekleri yerleri iyi seçip oradan alıyorlar.

Bunun için eğer biz Türkiye’de akademik bir faaliyet yapacaksak kesinlikle kavramları çok iyi çarpıştırmamız, kavramlar üzerine çok iyi söylemler geliştiriyor olmamız lazım çünkü 50 yıldır bunu yapıyorlar. Mesela ben eşcinsellik derken bile buraya atfen onların söylemine yardımcı olacak bir cümle kullanıyorum, daha önce Bunun ismi DSM’dehomofili, öz sevicilik gibi bir şeye karşılık geliyordu sonradan biraz değiştiriliyor, mesela AİDS’in isminin değiştirilmesi gibi daha önceden ‘gaydisorder’ gibi bir İngilizce kavram vardı yani gaylik ile ilgili bir bozukluk ama bu sonradan AİDS olarak değiştirildi.Bu kavramları iyi kullanmalarının sebebini oradan görüyoruz. DSM' den bir şey çıkarttığınızda –Ne için Amerika'da iyi Çalışmak istediler ya da Amerika'da Niye 50'lerde o Cinsel Devrim denilen şeyi Kinsey ön plana sürdü çünkü orada bir algıyı alt üst etmeliydi Kinsey. Orayı altüst ettikten 15-20 yıl sonra 70’lerde Bu sefer mesele bunlara geldi.

Siz konuşurken benim de beynimde kelimeler savaşıyor. Mesela, eşcinsel derken biz eşcinsele karşıyız, eşcinselliğin olmadığını biliyoruz ama o kelimeyi telaffuz ediyoruz. O kelime bir yerden sonra bize normal gelmeye başlıyor ama aslında karşı olduğumuz bir fikri savunurken bile karşı olduğumuz o kelime üzerinden savunuyoruz. Gerçekten çok enteresan şeyler.

Hatta bunu şu an biraz normalleştirmek için eski kelimeleri buluyorlar Osmanlıcada ki lubunya gibi. Aslında o yerel kelimeleri de bulup biraz onları da eskitmek istiyorlar. Ben cümle kuruyorken şöyle diyorum, senin eşcinsel eğiliminle alakalı ya da eşcinsel çekiminle alakalı konuşabiliriz. Bu eşcinsel çekim sende ne zamandan beri var olmaya başladı? Sen ne zaman bunu fark ettin? Eşcinselsin demiyorum, hiç kimsenin eşcinsel olabileceğini düşünmüyorum çünkü benim iman yapım da bunu gerektiriyor. Birisinin eşcinsel olamayacağına kanaat getiriyorum ama birisinin eşcinsel çekim duyabileceğini kabul ediyorum ve bunun üzerine konuşabilecek de bir zemin var diyorum.

Toplum ve ülke olarak bu tehlikenin farkında mıyız? Bu konu ile ilgili ülkemizde gerçekten çalışmalar yapılıyor mu, yapıldığına inanıyor musunuz? Yapılıyorsa tam olarak ne yapılıyor? Neden bize yansımıyor, neden toplum olarak biz bunu göremiyoruz? Bu hızlı artışın neden önüne geçemiyoruz?

Bir kere görünür olma hızı daha fazla ama tersine bir şey yapma hızı daha az. Birincisi, genel olarak her şeye yaklaştığımız gibi toplumsal bir probleme yaklaşıyorken de ilk önce ötelemeyi-belki Doğu toplumu olmamızın etkisi de olabilir, toplumu kötülemek istemiyorum ama bir taraftan da sorunu ötelemekle, görmezden gelmekle alakalı bir tutumumuz var. Tıpkı bazen ailelerimizde yaptığımız gibi, ortada bir iletişim problemimiz var. Eşimize o problem olduğu için biz şu an seninle kavga ediyoruz diyebiliriz ama bu iletişimi kurmak yerine birkaç defa kavga edip, trip atıp işler zora girdiğinde konuşmayı tercih ediyoruz, çözüyoruz veya çözemiyoruz. Toplumsal refleksimiz de böyle, şu an sıkışmış durumdayız. Birincisi psikologlar sıkışmış durumda; yani buna ne diyeceğiz, bilimsel çalışmalar böyle demiyor diye böyle bir tereddüdümüz var ki bu bir algı. Yani tamamen 50 yıldır sürdürülen bilimsel bir yalancılık refleksi var. Psikologlar da özgüveni olmadığı için bunu söyleyemiyorlar ve fark edemiyorlar, fark edemedikleri bununla alakalı net bir şey söyleyemedikleri için de -hatta diyorum ya alakamız olmadığı, onlardan daha az şey bildiğimiz, terapide bizden çok daha iyi oldukları halde, bize soruyorlar siz bu meselede nasıl çalışıyorsunuz diye. Ya sen diğer meseleyi nasıl çalışıyorsan ben aynı şekilde çalışıyorum özel bir şey yapmıyorum.

Tırnak yeme, kekeleme hastalığı gibi hastalık olarak görüyor ve bunun üzerine çalışıyorum mu diyeceğiz?

Hastalık cümlesini kullanmak orayı da irrite edebiliyor ama ben direkt bir şeyi terapi de kullanmak için oranın hastalık olmasına ihtiyaç duymuyorum. Eğer bu kişi bundan rahatsızlık duyuyorsa benim için bir terapi malzemesi, terapi konuşması olarak karşıma çıkıyor ve bunu konuşabilirim, bunun üzerine gidebilirim. Eğer cinsel dürtülerini durduramıyorsa, ben burada bir hastalık meselesi getiririm çünkü bu adam yapmak istemediği şeyleri yapmamakta zorlanıyor, yaptıktan sonra rahatsız oluyor, mutsuz da oluyor ve bunu etkileyen bir depresyon durumu oluşuyor. Ben buna şu an hastalık desem ne olur demesem ne olur? Ben orada onu konuşamıyorsam bunu böyle kabul etsem ne olur etmesem ne olur? Çünkü ben temelde insana yardım edemiyorum. Toplumsal refleksimizin bence biraz bundan geri kaldığını düşünüyorum. Ne yapacağımızı şu an bilmediğimiz için çünkü yabancısı olduğumuz bir konu. Belki vardı, görünürde, sağda solda birilerinin böyle davrandığını hissediyorduk ama nasıl çalışacağımızı nasıl davranacağımızı bilmiyoruz. Bizden bir önceki nesil ya da yüz yıl önceki nesilde bu kadar hem görünür değildi hem de böyle naif davranan bir erkek varsa bu çok abes karşılanmıyordu. O öyle kabul ediliyordu ama bu hiçbir zaman erkekle evlenme, erkek erkeğe ilişki meselesine gitmiyordu.

Yani buradan kastım biraz şu, mesela toplumsal refleks olarak hep şundan yüksünüyoruz ya, mahallede kimsenin çocuğuna kızamıyoruz; kızamıyoruz derken, onu gördüğümde, bir yanlış yaptığında gidip ya senin oğlunu şöyle gördüm, ona biraz dikkat et diyemiyorsak bu meselede de karşısına geçip bir şey söyleyemiyoruz. Ona bir ağabey olma refleksimiz de azaldı. Bir yoldaş olma onunla halleşme refleksimiz azaldığı için de bu gençleri zaten bunlar böyleler, zaten bunlar bilinçli yapıyorlar hatta bunlar zaten sapıklar bu işi yapıyorlar, bir de ayyuka çıkartıyorlar, görünür hale getiriyorlar diyerek bunları öbür tarafa atıyoruz. Bu adamla eğer doğru zamanda, bir 10 sene önce sen gerçekten muhabbet kurmuş olsaydın, ilgilenseydin bu adam zaten senin istemediğin yerde olmayacaktı. Hatta onların cümlelerinden bir tanesinde şöyle bir şey var; hocam ben çoğu defa bir yerde tacize uğradığımda bu bana söylenenlerin hangi birisi vardı? Ben yıllarca babasız büyüdüm, yetim olarak büyüdüm kim benimle ilgilendi. Ben bir erkek figürünü, şefkatini, sıcaklığını kimseden görmedim. Kim vardı yanımda? Kimse yoktu, şimdi bana böyle söylüyorlar.

Gerçekten de toplum olarak genelde sadece bize uymayan bütün konularda sadece eleştirmesini tüm kapıları kapatmasını biliyoruz. Ellerinden tutmasını bilmiyoruz maalesef. Bu konu ülkemizde neden ve nasıl bu kadar yer bulabildi? Nasıl bu hale geldi, nasıl bu kadar yer bulabildi?

Biz usule önem veren bir medeniyetiz, bir usul vardı. Usulün kaybedildiği yerde de bir cahillik dönemi var, onun için bir şeyler sekteye uğradı, onun için babalar çocukları ile ilgileniyorken bu kadar tökezlemeye başladı. Bu sadece Türkiye’nin veya birçok Müslüman ülkenin değil de dünyada da kesinlikle erkeklik krizinin olduğu bir dünya dönemi geçti. İşte o cahillik döneminde, biz neyi nasıl yapacağımız döneme geldiğimizde zannediyorum bunları konuşabilecek bir zemin bulamadık, bulamadığımız için de problem çoğaldığında alarm zilleri çalmaya başladığında ancak bir şey yapabiliyoruz.

Yani şu an Türkiye’de birçok konuda en iyi çalışması gereken organların bir yerde, bir damarda tıkanıklık olduğunu göremiyor, sahayı okuyamıyor diye düşünüyorum.

Hocam STK’ ların lanetlemek haricinde Mücadele etmek ve gençleri kazanma noktasında bir çalışma yaptığına inanıyor musunuz? Çalışma yaptıklarını düşünüyor musunuz? Ülkemiz de geri kazanma veya hiç kaybetmeme konusunda yeterli olduklarını düşünüyor musunuz?

Yeterliler mi? bence çok fazla yeterli değiller. Biz şimdi birkaç tane eğitim çevirdik, daha önce Müslüman kardeşlere gitmiş, orada bir eğitim yapmış yani bu mesele üzerinden söylüyorum ve onlara bazı durumları açıklamış. Bana kalırsa biz böyle birkaç eğitimi STK, vakıf düzeyinde temel erkeklik ilişkileri nasıl kuruluru herhangi bir şey çatısı altına girmeden bağımsız bir şekilde anlatabiliriz. Bir sürü vakıf/cemaat çalışması var, onlar basitçe bu meselenin özüne inip, bu dünyada bir sıkıntı var, bunları sadece lanetlemek yetmez biraz teorik de çalışmak gerekiyor. Teorik çalışıyorken şunları da öğrenmen lazım, şöyle yaklaşırsam böyle de bir durum olur, böyle bir genci görürsem de bırakmamalıyım şeklinde konuya dahil olmalı. Bu arada kız yurtları da erkek yurtları da patlamış durumda, yurtlardan çok hikâyeler geliyor. Çünkü duygusal boşlukları var ve yakın arkadaşı, bir hocası duyarsa bunların Allah belasını versin deyip gönderiyor. Halbuki bu çocuğu buldun, gördün, senin yanında dursun bununla özel ilgilenmen gerekir ama genelde kolay olanı yapıp gözden çıkarıp dışarıda avını bekleyenlere teslim etmeyi tercih ediliyor.

Sadece yurtlarda değil mesela psikolog terapi odalarında da yanlış yönlendirme ve üstünü çizme konusu çok fazla, eğitimci eğitimi gibi bir şey düşünülüp bu konuda en başta psikologlara nasıl yaklaşması ve davranması gerektiği konusu öğretilebilir, elden geçebilir.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? Ben çok aydınlandım. Çok geniş bir zaman ayırdınız, teşekkür ederim, Allah razı olsun.

Geniş ve baya uzun konuştuk ama bana kalırsa birkaç defa daha bu çalışmaları yapan diğer hocalarımızla da konuşarak devam ettirelim. Saha araştırmasında aktif olan birkaç arkadaşımız var, saha araştırmalarında ne ile karşılaştıklarını, bilimsel olarak nerede tökezlediklerini, nelerde engellendiklerini anlatacak bir hikaye olarak işleyebiliriz. Ayrıca bu konuya duyarsız kalmayıp irdelediğiniz için ben teşekkür ederim. Bu konulara girmek için cesaret gerekir cesaretinizden dolayı Allah razı olsun


Aynur KARABULUT

AKTİVİST / BAĞIMISIZ GAZETECİ

HAZİRAN 2023



131 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page