top of page
Ara
  • Yazarın fotoğrafıAynur Karabulut

ÇOCUKLUK HAYALİM KUDÜS

Kutsal sevdamın peşinden!.. Çocukluk hayalimdi Filistin topraklarını görmek, Kudüs’ün kadim sokaklarında yürümek, Mescidi aksa ile göz göze gelmek. Mucizeye tanıklık etmiş bir mekanın havasını solumak. Küçükken evimizin duvarında Mescid-i Aksa’nın bir tablosu vardı. Karşısına geçip aşkla izlerdim. Biliyor musunuz çocuk yaşta o tablonun önünde beklerken bir gün gideceğimi biliyor ve buna tüm kalbimle inanıyordum.

Kutsal toprak olarak nitelendirdiğimiz Kudüs gibi bir şehrin, nasıl oluyor da hayatımızdan bu kadar uzak kaldığına hayatım boyunca hiç anlam veremedim. Türkiye’nin Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak tanıması, Filistin’in yanında yer almasına rağmen neden hala ülkemizde Kudüs’ün tarihini, yaşanılan zulmü, tüm dinler açısından manasını, özellikle dinimizdeki yerini hakkıyla kavrayamadık diye hep sorgulamışımdır.

Eğer Kudüs’ü, Kudüs sokaklarından geçip ruhunu hissederek anlamaktan geçiyorsa neden pusulalarımız Mekke ve Medine kadar Kudüs’ü de göstermiyordu? Kudüs’ü neden görmüyorduk dahi sözün ötesine geçemiyorduk? Yıllarca kafamın içinde çocukluğumdan bu güne yanımda taşıdığım düşüncelerle Kudüs’ü bakmaktan ziyade görmek arzusu ile kavruluyordum. Zira Kudüs çocukluk hayalim, kutsal sevdamdı.

Nihayet hayaliyle yanıp kavrulduğum kutsal beldelere gidiş için İsrail tarafından uzunca bir süre beklediğim vizem onaylanmıştı. Ama bu müjdeli haber öyle bir zamanda gelmişti ki gitme coşkusu ile gidememe hüznü arasında sıkışıp kalmıştım. 6 Şubatta ülkemizde Kahramanmaraş merkezli 11 ili etkileyen büyük bir deprem olmuş, ben yüreklerin yangın yeri olduğu, bir kıyametin yaşandığı afet bölgesindeydim. Hem de tabiri caizse yerle bir olmuş Hatay’da almıştım vizemizin onaylandığı haberini.

“Bu şartlarda ben gidemem” dedim. Çünkü günlerce ceset torbaları arasında gezinmiş, enkazlardan cansız bedenlerin çıkışına seyirci kalmış, insanların çaresizliğine, annelerin, evlatların acı çığlıklarına şahit olmuş, beni yerle yeksan, psikolojimi alt üst eden ölüm kokusuna maruz kalmıştım. Bu müjdeli haberi, depremzedelere dağıtmak için bulundurduğumuz hijyen setindeki mis gibi kokan sabunu avuçlarımın arasına alıp, ölüm kokusundan bir nebze olsun uzaklaşmak adına koklarken almıştım. Avucumdaki sabunla kalakalmış “gitmem mümkün değil” demiştim.

Gitmemeye karar vererek, çok değer verdiğim Zeki abimin depremde babasını kaybetmesi sebebiyle başsağlığı ziyaretinde bulunmak için Reyhanlı’ya geçmiştim. Sohbet esnasında durumu kendisine anlattığımda Zeki abi; “Siz günlerdir buralardasınız, elinizden geleni yaptınız ve döndüğünüzde desteklerinize devam edeceğinizden de hiç şüphem yok, belki de tam da şimdi bu haberi almanızın vardır bir hikmeti, bence gidin Aynur hanım” demişti. Bu konuşma üzerine düşünmüş ve gitmeye karar vermiştim.

Kudüs’e gidiş tarihime bir gün kala gönlüm, ruhum, aklım darmadağın bir şekilde döndüm Hatay’dan. Seyahat için pratik ve hızlı (sadece10 dakika gibi kısa bir sürede) hazırlanmıştım. Ama ruh gibiydim, konuşmuyor, yemiyor, içmiyordum. Belki de eşim, çocuklarım beni ilk kez bu halde perişan, çaresiz bir vaziyette görmüştü. Ben ben değildim sanki.

(Bu kısmı depremi yazacağım özel yazıda uzun uzun anlatırım.)

Bir gece evde istirahat ettikten sonra ertesi günün gecesi saat 22.30 da

İstanbul Havalimanı Dış Hatlar Gidiş Terminali önünde Batman transferiyle gelen yol arkadaşım sevgili Zeyneb’le grubun buluşma noktasına doğru ilerledik.

Bizleri UniRota Bölge Temsilcisi Sayın Selim YÜCEL karşılamıştı. Tur boyunca koordinatör olarak eşlik edecek Hilmi beyle tanıştırma, gerekli belgelerin takdimi, dikkat edilecek hususlar hakkında bilgilendirme yapılarak yurtdışı çıkış harcının yatırılmasıyla işlemleri tamamlamış ve Selim beyden ayrılmıştık.

Nihayet gitmeye hazırdık. Ufaktan bir heyecan başlamıştı. Hala inanamıyordum kadim topraklara gideceğime.

Uçuş saati gelip Telaviv'e (Ben Gurion) yazan Boarding alanına doğru ilerlerken kalbim hızla çarpmaya başladı. Yerinden fırlayacaktı sanki. İnanmak, inanmamak arası bir duyguyla son kontrolden geçerek uçağa doğru ilerledim.

(Gitmek için plan yapanlara bu kısma küçük bir not iliştirmem gerekiyor. Lütfen tur şirketinizden size vize onay belgesi gönderildiğinde; isim soyisim, doğum tarihi, T.C. numaranız gibi bilgilerin birebir doğru olduğundan emin olun aksi takdirde sorun çıkabilir, bu durum uzun süren bekleyişlere sebep olabilir)

Uçağa geçtiğimde iki kişinin ortasına denk geldiğim için biraz canım sıkılmıştı çünkü uçakta cam kenarı yolculuk harici genelde uçuş yapmamaya özen gösteririm. Kapılar kapanıp hazırlıklar yapılınca can sıkıntısıyla sağa sola, arkaya göz gezdirirken en arkadaki üçlü koltuğun boş olduğunu gördüm, hemen oraya geçtim. Hem can kenarı hem yanımdaki iki koltuğun boş olmasıyla rahat, gayet konforlu, keyifli başlamıştı yolculuğum. Hem hüzünlüydüm hem mutlu, hem deprem bölgesindeydim hem uçakta. Gözlerimde deprem bölgesinin görüntüleri, üzerimde hala ölümün kokusu ile uçağımız havalanmıştı.

Biranda çocukluğumda Kudüs üzerine bağıra bağıra söylediğimiz ezgilerin sözleri düştü aklıma, yol boyunca kulaklığımdaki müzik eşliğinde sessizce Kudüs üzerine bildiğim bütün ezgileri haykırdım.

“…İntifada, intifada, selam sana şanlı kavga, Koş anne koş yavrun yerde, al sancağı sıra sende…”diye diye sapanıyla taş atan Filistinli çocukları izledim uçağın camına film şeridi gibi yansıyan görüntülerde.

Çocukluk ve gençliğimin ilk yıllarında çok istemiştim bu mücadelelere katılarak destek olmayı. Beni bilen bilir hem çocukluğum hem gençliğimde hiçbir kalıba sığmayan savaşçı bir ruhum, kişiliğim vardı. (Hoş hala öyleyimdir sığamam hiçbir yere) Yeryüzündeki mazlum Coğrafyalar, İslam adına verilen tüm direnişleri özümsemiş, hayalimde hep o mücadelelere katılmıştım. Tam sapanımla taş attığım bir anda gözlerimde yaş uçağın iniş anonsuyla dönüverdim uçağa. Aman Allah’ım inanamıyordum hala Tel Aviv’e inmiş olduğumuza.

Uçaktan indiğimizde saat 02.40 gösteriyordu. İlk fark ettiğim şey saatlerin Türkiye’den bir saat geride olmasıydı.

Havalimanında otomatlardan vize onayımızı gösteren pullarımızı biletlerimizi okutarak aldık. Havalimanından çıkış öncesi son kontroller için işlem sırasına girdik. İşlemler gerçekten çok yavaş, bazen bir o kadar uzun sürüyordu. Bu kontroller sırasında kimi zaman keyfi geri göndermeler ve ya havalimanında 2-3 gün bekletmelere maruz kalabiliyorsunuz. Turdaki tüm katılımcılar bu sırada tedirgindi. Çünkü hiç kimse buradan geri dönmek veya günlerce beklemek istemezdi.

Nihayet hepimiz geçiyoruz derken rehberimizden iki arkadaşımızın bekletildiği, işlemlerinin uzun süreceği bilgisini aldık. Valizleri almaları için arkadaşları belirlediğimiz noktada beklemeye başladık. (Benim hiç valizim olmaz genelde kabin boy veya sırt çantası ile seyahat ediyorum. Olabildiğince çok az eşyayla seyahatin özgürlük olduğunu savunanlardanım)

Tüm katılımcılar valizlerini alıp bekleme noktasına geldiğinde işlemleri devam eden iki arkadaşımızı bir müddet bekledik. Hepimiz onlar için dua ediyoruz. Yetişemezlerse gerçekten üzülecektik. Grupta kimse kimseyi tanımadığı halde bir anda gelişen sahiplenme, yardımlaşma ruhuyla ekip olabilmek çok güzel bir duyguydu. Tur rehberimiz Hilmi Bey yorgunluğumuzu göz önünde bulundurarak bizleri daha fazla bekletmemek adına kalan arkadaşlar için tekrar döneceğini ifade ederek Tel Aviv de bizi bekleyen, gezimiz süresince bize rehberlik edecek olan İbrani Üniversitesinden Mehmet EKİNCİ hocamızın beklediği noktaya götürdü. (Mehmet hoca çok heyecanlı, telaşlı, hızlı hareket eden sempatik bir rehberdi. İlk dakikadan itibaren heyecanı bariz bir şekilde göze çarpıyordu. İtiraf etmeliyim ki esprileri gerçekten kötüydü J) Aracın park edildiği otoparka doğru yol aldık. (Gece saatinde ön kapılar kapalı olduğu için araçlar biraz uzun bir mesafeye park edilmişti.) Kısa bir yürüyüşten sonra otobüse bindik tam hareket edecekken kalan iki arkadaşımızın işlemlerinin tamamlandığına dair telefon geldi. Hepimiz çok sevinmiş derin bir oh çekmiştik. Nihayet tüm ekip hareket etmek için hazırdık.

Gece yarısı indiğimiz için her yer karanlıktı. Olabildiğince cama yapışmış, gözlerimi kırpmadan dışarıyı izliyor, görmek için çabalıyordum. Zira hiçbir görüntüyü kaçırmak istemiyordum. (Küçük bir not; eğer uykusuzluğa dayanamıyor, çabuk yoruluyorsanız ve bu yorgunluk heyecanınızın önüne geçecekse lütfen gece yarısı inişleri hiç tercih etmeyin. Ben gece insanı olduğum, uyku aramadığım, dayanıklı olduğum için gayet memnundum durumdan)

Bir yanda büyük bir heyecan, içimizden taşacak kadar kocaman bir mutlulukla öte yandan da indiğimiz anda gördüğümüz İsrail bayrakları sebebiyle içimizde oluşan burukluk ve hüzünle ilk durağımız olan Yafa’ya doğru yol almıştık. (İşte tam bu sırada deprem bölgesinden buraya gelmiş olmayı bir ödül olarak görmeye başladım çünkü ancak böylesi bir yolculuk beni kendime getirebilir gördüklerimi kabullenmemi sağlayabilirdi.) Yafa’ya yolculuğumuz yaklaşık bir saat sürecekti. Sabah namazını orada kılarak belirlenen gezi programına devam edecektik. Muhteşem bir liman şehri olan, kesinlikle orada iki üç gün geçirmek için tekrar gideceğim Yafa’yı anlatmadan önce kısaca Kudüs tarihini anımsamanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Kudüs

İlk olarak M. Ö 586’da Babil Kralı Buhtunnasır (Nabukadnezzar) tarafından Süleyman Mabedi yıkılır. Binlerce Yahudi Babil’e sürülür. Bir süre sonra Yahudiler ülkelerine döner. Romalıların hâkimiyeti altında Kudüs’te yeniden bir mabet inşa edilir.

Hz. Meryem bu mabede adanır ve Hz. İsa’yı Kudüs’te dünyaya getirir. Romalılar döneminde meydana gelen çatışmalardan dolayı hem Kudüs hem mabet ikinci kez Romalı Titus tarafından yıkılır. Yahudiler, dünyanın dört bir yanına sürgüne gönderilir.

Hadrian zamanında Kudüs, tamamen yeniden inşa edilir ve Konstantin döneminde resmi din olan Hristiyanlık ile Kudüs, Hristiyan bir şehre dönüştürülür, bu süreçte Mabet Tepesi ilgisizlikten dolayı harabeye dönüşür. Miraç olayından sonra, Hz. Ömer, Miraç olayının gerçekleştiği yerde ahşap bir mescid inşa eder. Emevîler Dönemi’nde Mabet Tepesi’nde Abdülmelik bin Mervan, Kubbetü’s-Sahra’yı, Velid bin Abdülmelik Mescid-i Aksa’yı inşa ettirir.

Ancak tarih boyunca bu iki yapı sürekli zarar görür ve yeniden onarılır. 11. yüzyılda Haçlılar Seferi ile Kudüs, yeniden işgal edilir ve Mabet Tepesi bir kere daha zarar görür. 1187’de Eyyubi Devleti kurucusu Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü fetheder. Onun zamanında Mabet Tepesi İslami hüviyetine kavuşturulur. Mescid-i Aksa, Memlûkler zamanında îmar edilmeye devam eder. 1516’da Yavuz Sultan Selim’in Mercidabık Savaşı ile Kudüs, Osmanlıların hâkimiyetine geçer. Îmar faaliyetlerine Osmanlı padişahları da birbirleriyle yarış edercesine devam eder.

Kabul görüldüğü üzere Kudüs, birçok medeniyeti bağrında barındırmış, sayısız peygamber, padişah, halife, kral ve kavime ev sahipliği yapmış bir şehirdir. Bu şehrin üzerindeki en uzun hâkimiyeti sağlayan devletin Osmanlı olduğunu biliyoruz. Kudüs belki de sadece Osmanlı döneminde hiç olmadığı kadar bir arada huzur, sükûnet ve üç semavi dine karşı eşit, adil tutumla yaşadığını okumuşuzdur hepimiz. Ne yazık ki Kudüs bugün maalesef özgür ve huzurlu değil.

Birçok İslam şehrinin bugün hâlâ bağımsızlığını, güvenliğini elde edemediğini bilmek acı ve dünyada sayısı hayli fazla Müslümanlar açısından utanç verici olmalı. Ortadoğu’da süren savaşlar en çok da İslam’ı, İslam’ın kutsal şehirlerini hedef alıyor. Bu konu Müslümanım diyen hepimizi meşgul etmeli, düşündürmeli, bir gayretin içerisine sürüklemeli diye düşünüyorum.

Kudüs’ün, tek başına Filistinlilerin meselesi olmadığını, bütün İslam âleminin geleceği olduğunu, formaliteden değil gerçekten kabul etmeliyiz. Kudüs, düşerse Mekke, Medine ve İstanbul düşer söylemine tüm kalbimizle inanmalıyız.

İslam âleminin bütüncül, gerçek ve kalıcı bağımsızlığı, Kudüs’ün bağımsızlığına bağlı olduğunu, Kudüs’ün, sadece Yahudilerin tehdit ettiği bir şehir olmadığını, Hristiyanları da kutsallarını barındırması sebebiyle yüzyıllardır heveslendiren bir dinî merkez olduğunu asla unutmamalıyız.

Kudüs’ün bir şehirden, bir toprak parçasından çok daha fazlası olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

Hasıl-ı kelam Kudüs özgür olana dek hiçbirimiz tam manada özgür olamayacağımız gerçeğini kabul etmeli gelecek nesillere bunu aşılamalıyız vesselam!..

Gelecek yazımızda hep beraber muhteşem şehir YAFA ve kutsal mabetleri ziyaret edeceğiz…


AYNUR KARABULUT

KUDÜS GEZİ NOTLARI

BİRİNCİ BÖLÜM

39 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page