Ara
  • Aynur Karabulut

DOĞU TÜRKİSTAN DA NELER OLUYOR?

Yıllardır Doğu Türkistan’da yaşanan zulümlere seyirci kaldık. Görmedik, duymadık, konuşmadık. Bize anlatılmak istendiğinde uzaklaştık. Kim bilir belki de mevzu bizim için çok karışıktı. Yetkililer ses çıkarmıyorsa altında başka bir şey vardır diye düşünmüş te olabiliriz. Ortada yıllardır konuşulan ve gerçek olduğu ispatlanan bir zulüm varsa ve bu zulme din kardeşlerimiz maruz kalıyorsa işin aslını araştırmamız gerekmez mi? Emin olun sorunu araştırıp, dinleyip, okuyup öğrendiğinizde bu sizi suçlu kılmaz. Doğu Türkistan da neler oluyor? Konusu uzun zamandır araştırdığım, öğrenmeye çalıştığım ve bir türlü anlam veremediğim bir konuydu. İstanbul Çin Konsolosluğu önünde nöbet tutan aileleri ziyaret ettikten sonra tekrar düşünmeye başladım. Hiçbir şey yokmuş gibi yoluma devam edemedim. En azından konuyu etraflıca anlatmaya, meselenin doğru anlaşılmasına, sessiz çığlıklarına ses olmak adına kendi çapımda katkı sunmak istedim. Bu konuda araştırma, çalışma, analiz yapmış, kitap yazmış yazar Murat Yılmaz ile etraflıca, dolaylamadan söyleştik. Uzun zamandır cevabını bulamadığım birçok soruya çok net ifadelerle cevap buldum ve eminim ki sizde okuduğunuz da; Doğu Türkistan da neler oluyor? Neden oluyor? Yetkililer sessizliğini neden koruyor? gibi birçok soruya cevap bulabileceksiniz. Buyurunuz efenim.

Sizi tanıyabilir miyiz?

Murat Yılmaz. 1974 İstanbul doğumluyum. Aslen Ordu Mesudiyeliyim. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümü mezunuyum. Yüksek lisans eğitimimi Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Küreselleşme bölümünde tamamladım. 1994 yılında başladığım İHH İnsani Yardım Vakfı’nda Mütevelli Heyet üyesi olarak görev yapmaktayım. Evliyim bir çocuğum var. Özel olarak Balkanlar ve Doğu Türkistan ile ilgili takip ve çalışmalarda bulunuyorum. Drina’nın Öbür Yakası - Sancak, Kosova Bağımsızlık Yolunda ve Doğu Türkistan Toplama Kampları - Adım Adım Soykırım isimli üç kitap çalışmam var.

Uygur Türklerini geçmişten bugüne anlatır mısınız?

Doğu Türkistan 4. yüzyıldan itibaren bölgede hüküm sürmüş bulunan Hunların, Göktürklerin ve Uygurların sınırları içinde yer almaktaydı. İlk Türk devletlerinin de ortaya çıktığı bu dönem, aynı zamanda Çin saldırılarının yoğunlaştığı tarihleri içermektedir. Çinliler, bölgeden 752 Talas Savaşı mağlubiyetiyle geri çekilmek zorunda kalırken bölgedeki Türklerin İslam’ı kabul etmesinden sonraki süreçte Karahanlı Devleti (842) ve Koçu Uygur Kağanlığı (845) gibi Doğu Türkistan merkezli yerel devletler ortaya çıktı.

13. Yüzyılın başlarından itibaren Moğol saldırıları ile Doğu Türkistan, Çağatay Hanlığı’nın hükümranlığına girmiş, sonrasında 1347-1696 yılları arasında Cungar Hanlığı, Doğu Çağatay Hanlığı ve Yarkent Hanlığı arasında bölünmüş bir vaziyette kaldı.

1696’da başlayan Hocalar Dönemi Mançuların istilasıyla 1759 senesi son bulmuştur. Fakat bu dönemden itibaren bağımsızlık için isyan hareketleri devam etmiştir: Büyük Hocalar İsyanı (1757-1759), Uçturfan İğde İsyanı (1765), Ziyauddin Hoca İsyanı (1847) Veli Han Töre İsyanı (1857) Kuça İsyanı (1862). 1865 yılında Yakup Han Devleti kurulmuştur. Bu dönemde Osmanlı Devleti ile münasebetler de olmuş, sembolik de olsa Yakup Han Devleti Osmanlı’ya biat etmiştir.

1884 tarihinde Mançular artan Rus etkisinden çekinerek “yeni topraklar” anlamına gelen “Sincan” ismiyle bölgeyi Hanedanlığın 19 eyaletinden birisi olarak ilan etmişlerdir. 1911’de başlayan Gomindang Milliyetçi Çin devleti döneminde de Doğu Türkistan halkı bağımsızlık tutkusundan vazgeçmemiş nihayetinde, Kamul’un dağlık bölgelerinde başlayan bağımsızlık hareketi 12 Kasım 1933 günü Kaşgar’da Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Hoca Niyaz Hacı, bağımsız devletin cumhurbaşkanı olmuş, fakat devlet uzun ömürlü olamamıştır.

Daha sonra Doğu Türkistan’ın Kulca şehrinde Ali Han Töre liderliğinde başlayan ayaklanma, Kazak kabilelerin de katılmasıyla Kasım 1944’de Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin kuruluşunu getirmiştir. Bu devlet diğerine göre daha uzun ömürlü olsa da 13 Ekim 1949’da Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) Doğu Türkistan’ı işgal etmesiyle yıkılmıştır. Çin 1955 tarihinde Doğu Türkistan’ı eyalet statüsünden çıkarılarak Sincan Uygur Özerk Bölgesi adıyla Çin’in beş özerk bölgesinden biri haline getirmiştir.

Doğu Türkistan ismi nereden geliyor?

Doğu Türkistan ifadesi 19. yüzyılın başlarından itibaren Asya kıtasındaki Ulu Türkistan’ın batısını Rusya’nın, doğusunu ise Çin’in işgal etmesiyle kullanılmaya başlanan coğrafi bir terimdir; yani Türkistan Rusya ve Çin işgalleriyle ikiye bölünmüş ve bundan sonra Doğu Türkistan ve Batı Türkistan isimleriyle anılmaya başlanmıştır.

Uygur Türkleri Çin’deki tek azınlık mı?

Hayır nüfusu 1,5 milyara yaklaşan Çin içerisinde 56 farklı etnik topluluk bulunmaktadır. Bu topluluklar içerisinde bulunan Han Çinlileri, nüfusun %90’dan fazlasını oluştururken içinde Uygur, Kazak, Kırgız, Hui gibi on etnik grup İslam inancını paylaşmaktadır.

Çin’in Uygurlarla bitiremediği meselesi nedir?

Bu mücadele 2000 yılı aşan bir sürece yayılmaktadır. Doğu Türkistanlı Müslümanlar gerek kurdukları devletler gerekse ilhak ve işgal süreçlerinde gerçekleştirdikleri isyanlarla varlık mücadelelerinden vaz geçmemiş ve ellerindeki imkanlarla direnişi devam ettirmişlerdir. Bunun için kah Ruslarla, kah Çinlilerle mücadele etmişlerdir. Çin Doğu Türkistan’a temelde dört nedenle sahip olmak ve tam bir kontrol sağlamak istemektedir.

Bunlardan ilki Han milliyetçiliğinin katı ve tavizsiz yapısıdır. Bu 2700 yıllık geçmişi olan “Li” öğretisine dayanır. Li kural, kaide ve töre demektir. Li’yi kabul eden ‘Huaxia’ya dönüşür yani Çinlileşir, medeni olurdu. Bunun dışındaki kavim ve topluluklar barbardı. Yani Doğu Türkistan’ı oluşturan unsurlar Çinliler tarafından ötekileştirilmekte ve yok sayılmaktadır. Baki olan kendi öğretileri ve kadim Çin topluluğudur!

İkincisi ise bahsettiğimiz üzere Doğu Türkistan halkının din, inanç ve kültürlerine bağlı yapısıyla hürriyetine olan düşkünlüğüdür. Çin’i bir anlamda bu kadar geniş ölçekli hak ihlalleri ve toplama kampları gibi soykırım suçlarına uzanan zorbalıklara sevk eden bir türlü Çinlileştiremedikleri Doğu Türkistan toplumudur.

Üçüncüsü Doğu Türkistan’ın yeraltı kaynaklarının inanılmaz zenginliğidir. Bölgede Çin’in maden çeşitliliğinin %78’ini oluşturan 138 farklı maden türü tespit edilmiştir. Aktif olarak işletilen madenler ise Çin’deki tüm madenlerin %85’ine denk gelmektedir. Bunlar içinde; Krom, Tuz, Demir, Taş Pamuğu, Mangan, Bakır, Silisyum, Kurşun, Pırlanta, Altın, Gümüş, Kömür ve Uranyum öne çıkan madenlerdir.

Doğu Türkistan’daki dört büyük petrol havzasından yılda toplam 27 milyon 880 bin ton ham petrol Çin’in iç bölgelerine taşınmaktadır. Çin’in yıllık petrol istihsalinin %60’dan fazlası Doğu Türkistan’dan sağlanmaktadır. Bölgede toplam 60 milyar ton petrol rezervi bulunmaktadır. Bu petroller ve yıllık 30 milyar metreküp doğalgaz toplam 7.378 km uzunluğundaki üç büyük boru hattıyla Shanghai, Fujian, Guangzhou’a taşınmaktadır.

Dördüncü ve son sebep ise 2013 yılında ilan edilen Bir Kuşak Bir Yol projesiyle dünyaya sunulacak mal ve değerli maden sevkiyatları için Doğu Türkistan’ın vazgeçilmez konumudur. Çin, Bir Kuşak Bir Yol projesi ile 1-8 trilyon dolar arasında yatırım yapmayı planlamaktadır ve şimdiden harcanan miktar 1,4 trilyon doları geçmiştir. Pekin’den Atlas Okyanusu’na 65 ülkeyi kapsayan proje, Doğu Türkistan’dan dünyaya açılacak olan enerji ve mal ulaşım ağları projesidir. Bu çerçevede Uygur merkezli bir sorun yaşamak istemeyen Çin bölgede topyekûn bir operasyon yapmaktadır.

Doğu Türkistan’ın önemli bir rol oynayacağı Bir Kuşak Bir Yol projesi ile tarihî İpek Yolu’nu canlandırma çabalarını agresif bir şekilde sürdüren Çin, ayrıca bu tarihî Uygur bölgesinin birçok yerleşim yerini yıkmak ve buralara çok katlı binalar yapmak için coğrafyanın asıl sakinlerini bölgeden sürmektedir.

Bahsedilen dört özellik Çin’in Doğu Türkistan ilgi ve ısrarını oluşturmaktadır. Her bir madde kendi içerisinde uzunca anlatılabilir fakat şu kadarını ifade edelim ki günümüzde Doğu Türkistan’ın Müslüman halkları bizzat Çin devlet başkanı Xi Jinping tarafından şu şekilde tarif ediliyor: “Çürümüş olanlarla devam etmemeliyiz, cürufu atmalı ve özü seçmeliyiz; yeni kökler için samanı ayıklamalıyız.” Yani başta Uygurlar olmak üzere Doğu Türkistan’da yaşayan Kazak, Kırgız ve Hui Müslümanlar çürümüş, cüruf ve ayıklanıp atılması gereken saman olarak görülmektedir. Amaç bu kadar kati ve keskin olunca da Doğu Türkistan’da yaşananlar dünya tarihinin gördüğü en hazin hadiselere dönüşmüş, insanlık dışı bir hal almış oluyor.

Doğu Türkistan da neler oluyor?

Müsaadenizle bu kısmı iyi anlaşılabilmesi adına biraz geniş tutacağım. Zaten röportajın da en damar sorusu bu soru zannımca. 11 Eylül 2001’de ABD’de ikiz kulelere yapılan saldırılar Çin için bulunmaz bir fırsat oldu ve zaten devam edegelen hak ihlalleri “terör” bahanesiyle birkaç kat arttırıldı. Sonrasında 5 Temmuz 2009 Urumçi olaylarında tam bir provokasyon ile 1000-3000 arası Müslüman katledildi, 4000’den fazla insan tutuklandı. Sonrasında ise 2012 yılında Xi Jinping’in Çin devlet başkanı seçilmesiyle Mao dönemi uygulamalarıyla benzer bir süreç işlemeye başladı. 2013 ve 2014 yıllarında Pekin ve Doğu Türkistan’da Uygurların gerçekleştirdiği birkaç saldırı neticesinde hayatını kaybedenler oldu ve bunlar bahane edilerek “ayrımcılık, aşırılık ve terörü durdurmak” sloganıyla Doğu Türkistan adeta cehenneme çevrildi.

2016 Ağustosundan bu yana Sincan Uygur Özerk Bölgesi Parti Sekreteri olan Chen Quanguo’nun (öncesinde Tibet Parti Sekreteriydi) Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in emriyle 2017 Nisan ayından itibaren Doğu Türkistan’daki Uygur, Kazak, Kırgız ve Hui Müslümanlar toplama kamplarına veya Çin’in resmî söylemiyle zorunlu “Mesleki Eğitim ve Öğretim Merkezleri”ne gönderilmeye başlandı. Aslında bu süreç 2014’te başlamıştı ama 2017’de daha kitlesel bir hale getirildi. Toplama kampları o kadar geniş bir biçimde kurulmuştur ki, belgeler 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk defa bir etnik-dinî azınlığın bu kadar geniş bir şekilde kitlesel olarak hapsedildiğini teyit etmektedir. Herhangi bir mahkemede yargılanmayan ve kendilerine bir suç isnat edilmeyen masum insanlar için inşa edilen ve her geçen gün genişletilen bu kamplar, Nazi toplama kampları ya da Sovyet Gulaglarını hatırlatmaktadır. Evlerinden, yurtlarından, eş ve çocuklarından zorla koparılan insanların sayısı her geçen gün artarken uygulanan işkence, organ ticareti ve zulümler neticesinde de binlerce insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.

Çin, tutuklamaları suçu önceden önleme prensibi(!) çerçevesinde gerçekleştirdiğini söylerken, toplama kamplarına alınan Uygurların tamamına yakınının aslında hiçbir suç işlemediği anlaşılmaktadır. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 2014’te “aşırı dincilik zehrinin” ortadan kaldırılması için baskı siyasetinin uygulanması gerektiğini savunarak keyfî tutuklamalara zemin hazırlamıştır. Mayıs 2014’te “Teröre Karşı Sert Darbe Kampanyası” başlatılmış, yayımlanan “75 aşırılık belirtisi” gösterenlerin ihbar edilmeleri istenmiştir. 2015’te ÇKP Sekreteri Zhang Chunxian’ın, “vuran elin ve eğitim elinin sert olması gerektiği” şeklindeki sözleri, kamplarının temel mantığını oluşturmuştur.

1 Ocak 2016 Terörle Mücadele Yasası ve 29 Mart 2017 Sincan’daki Aşırılığı Yok Etme Yönetmelikleri’nin yürürlüğe girmesi ile ilgili hükümet birimlerine sadece silahlı operasyonları değil, eğitim ve propaganda çalışmaları konusunda da faaliyetleri arttırma direktifi verilmiştir. Böylelikle Doğu Türkistan’daki her olay terörle irtibatlandırılarak cezalandırılabilir, olaylara müdahale sırasında polisler serbestçe ateş edebilir, gece baskınlarıyla tutuklama yapabilir, mahkeme kararı olmadan hapsedebilir hâle gelmiştir. Bu süreçte Doğu Türkistanlılar açık hedef yapılırken Müslüman halka topyekûn ‘terörist’ muamelesi yapılmaya başlanmış, 2016 yılı Ağustos ayı ile 2017 Temmuzuna kadar 90.866 yeni polis alımı yapılmıştır.

İnsanların toplama kamplarına alınma sebepleri nelerdir?

Toplama kampları bir önceki soruda anlattığımız sürecin bir sonucu. Amaç ise tüm inanç ve kültüründen ayrılmış, Çinlileşmiş bir toplum oluşturmaktır. Dolayısıyla insanların toplama kamplarına alınış nedenleri oldukça trajikomiktir. Mesela bir çadıra ya da pusulaya sahip olmak, mutfağında birden fazla bıçağı olmak, pasaportu olmak, yurt dışına çıkmak ya da yurt dışına çıkan birisiyle konuşmak, başkalarına günah işlememesini söylemek, fazladan yiyeceğe sahip olmak, kahvaltıyı güneş doğmadan önce yapmak, alkol ve sigara kullanmaktan kaçınmak, sakalı olmak ya da başörtüsü takmak, camiye gitmek, namaz kılmak, oruç tutmak, DNA örneği alınmasına izin vermemek, bazı sosyal medya uygulamaları kullanmak, okulda ve resmi dairelerde ana dili kullanmak, üzerinde ay yıldız olan tişört giyinmek ya da bu sembolleri bir şekilde kullanmak bir kişinin toplama kamplarına alınması için yeterli sebep olarak görülmüştür.

Kamplarda hemen her iş ve meslek grubundan insanın bulunduğu bilinmektedir: Öğrenci, çiftçi, esnaf, iş adamı, âlim, din adamı, akademisyen, yerel yönetim çalışanları, memurlar, işçiler, sanatçı ve sporcular; kadın, erkek, çocuk, genç ve yaşlılar. Uygur, Kazak ve Kırgız Müslümanlar, olabilecek en geniş şekilde kamplara alınmıştır.

Biraz önce amacın bölge halkını Çinlileştirmek olduğunu söylediniz. Aynı zamanda bölgeye yoğun Çinli göçlerinden de bahsediliyor. Demografik olarak Doğu Türkistan ne durumda?

Doğu Türkistan’da nüfus meselesi başlı başına bir sorundur. Tarihi kaynaklarda 1954 yılında 9 milyon, 1959 yılında ise 13 milyon nüfusa sahip olduğu belirtilen Doğu Türkistan Müslümanlarının nüfusu bugün Çin makamlarınca 10 milyonun altında gösterilmekte! Fakat normal bir nüfus artışı düşünüldüğünde bugün Doğu Türkistan’da 35 milyon civarı Müslüman olduğu tahmin edilmektedir. Fakat bunu ispatlamak elbette mümkün değildir.

Doğu Türkistan’da Çin tarafından keskin bir yok etme politikası uygulanmaktadır. Bunu Çin birkaç şekilde yapmaktadır. Çok uzun yıllardır devam edegelen kısırlaştırma, zorunlu kürtaj ve çocuk kotası uygulamaları bunun başında gelmektedir. Yapılan araştırmalarda kadınlara uygulanan zorunlu doğum kontrol yöntemleriyle sadece 2015-2018 arası dönemde doğurganlığın %84 oranında azaldığı tespit edilmiştir!

Elde edilen son bilgiler ışığında toplama kamplarına alınan insan sayısının 3-8 milyonu(!) bulabileceği ifade edilmektedir ki, kamplarda kadın-erkek insanların iğne ve haplarla kısırlaştırıldıkları artık ispatlanmış bir gerçekliktir.

Bunun yanı sıra “çocuk kampları” olarak niteleyebileceğimiz kreş ve yatılı okullarda bulunan ve sayılarının 2,5 milyonu aştığı belirtilen çocuklara da benzer kısırlaştırma uygulamalarının yapıldığına dair güçlü deliller bulunmaktadır. Basına da yansıdığı üzere çocuklara her sabah ne olduğunu bilmediğimiz sıvı gıdalar verilmekte ve içildiğinden emin olunması adına bu işlem görevliler nezaretinde yapılmaktadır. Tüm bu delilleri de olan soykırım uygulamalarına Çin içlerine çalışmak için gönderilen ve geri dönmeleri yasak olan 2,8 milyon Doğu Türkistanlı Müslümanı da eklediğimizde Çin’in emelleriyle ilgili tablo daha da netleşiyor. Bu kara tabloyu ise her yıl Çin’den Doğu Türkistan’a garanti iş ve ev imkanları ile getirilen ve boşaltılan Doğu Türkistan kasaba ve kentlerine yerleştirilen Han Çinliler tamamlıyor. Doğu Türkistan’a yıllık göç ettirilen Çinli nüfusun 250,000’i geçtiği söyleniyor. Yani çok yönlü olarak bölge Müslümanlardan arındırılmaya, açıkçası etnik temizlik yapılmaya ve toplama kamplarında uygulanan mankurtlaştırma ve beyin yıkama operasyonlarıyla da insanlar Çinlileştirilmeye çalışılıyor.

Kamplar nasıl yerlerdir? Bir standardı var mı?

Öncelikle toplama kampları Doğu Türkistan’ın tamamına yayılmıştır. İnsanlar kendilerine isnat edilen suçların yazıldığı bir itirafnameye zorla imza attırılmakta, sonrasında mahkeme kararı olmaksızın süreç yasallaşmaktadır! Hatta bazılarına uzun bir suç listesi verilerek, “kendilerine suç beğenmeleri” istenmektedir!

Bir kamp toplamda 1.000-1.200 civarında koğuş ve 60’tan fazla binadan oluşmakta ve 16 m2’lik bir koğuşa 20 insan sığdırılmaktadır. Kamplar dikenli tellerle çevrili, kat kat güvenlik sistemleriyle güçlendirilmiş duvarlarla örülü; izleme kuleleri, onlarca polis ve asker tarafından korunmaktadır ve insanlar bu işkencehanelerden asla ne zaman çıkacaklarını bilememektedir. İnsanlar ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite gibi eğitim merkezlerinde, hastane, depo, hangar, gar ve fabrikalarda, yer altı zindanlarında ve bazen çöllerde bazen mahallelerde kurulan toplama kamplarında da tutulmaktadır ve bu kamplar sürekli olarak genişletilmektedir. Zoraki mahkumlara işkence ve asimilasyon programları uygulanmakta, bu kişilerin haklarının yakınları tarafından takibine dahi izin verilmemekte, nerede tutuldukları bildirilmemekte, hatta çoğu zaman yaşayıp yaşamadıkları bilgisi bile verilmemektedir. Nitekim 4 yıldır aileleriyle görüşemeyen insanlar bulunmaktadır.

Kamplarda insanlar neler yaşıyorlar?

Tanıkların ifadelerine göre toplama kamplarında yapılan işkenceler şu şekildedir: Yaz aylarında sadece iç çamaşırıyla sıcak taş üzerinde; kış aylarında da çıplak ayak buz üzerinde bekletme, dayak, elektrik şoku verme, hastalık durumlarında müdahale etmeme, uykusuz bırakma, uzun süre hücre hapsinde tutma, uzun süre kelepçe ile bırakma, uzun süre kafasında siyah çuval olduğu hâlde bekletme, tuvalet ihtiyaçlarının giderilmesini kısıtlama, aşırı kalabalık odalarda tutma, aç ve susuz bırakma ya da yeterli yiyecek vermeme, su tanklarına daldırma ya da soğukta üzerine soğuk su dökme, kadın tutukluların yüzlerinde ve vücutlarında sigara söndürme, bileklerinden asılan tutukluları bu hâldeyken copla dövme, elektrik verme, değişik acı verici nesnelerle dövme ve eziyet etme, yoğun ve parlak ışıkla körleştirme, uzun süre gergin pozisyonda tutma, günlerce hareketsiz bir şekilde kaplan koltuğu denen koltuklarda oturtma, elleri kelepçeli ve ayakları prangalı olarak dolaştırılma, düzenli olarak verilen içeriği bilinmeyen ilaçlarla güçten düşürme ve itaate zorlama, zoraki kürtaj ve doğum kontrol uygulamaları, erkeklerin kısırlaştırılması, tecavüze uğrayan birini izlemeye zorlama ve toplu tecavüz.

Anlatıldığına göre Doğu Türkistan’da ÇKP üyesi bazı memurlar Müslüman ailelerin evlerinde kalıyor ve buna da “Aile Olmak” projesi diyorlarmış. Nedir bu programın aslı?

Çin yönetimi, Uygurlara yönelik yürüttüğü asimilasyon programı çerçevesinde toplama kamplarıyla neredeyse eş zamanlı olarak 16 Ekim 2016’dan itibaren “Aile Olmak” adıyla bir proje başlatmış Aralık 2017’den itibaren program genişletilmiştir. Buna göre, erkek bireyleri toplama kamplarına gönderilen ailelerin yanına Çin’in farklı bölgelerinden bir ÇKP üyesi ailenin rızası aranmadan zorla yerleştirilmektedir.

Çin rejimi, mahremiyetin ayaklar altına alındığı etik olmayan bu uygulamanın amacını; “Uygurların yaşam koşullarını iyileştirmek, Han-Uygur halkları arasında iletişimi arttırmak” şeklinde açıklamaktadır! Proje ile Uygurların aile bağlarını dejenerasyona uğratmak ve tüm aileler üzerinde kontrolü sağlamak amaçlanmaktadır.

Çin yönetimi ayrıca evlere QR kodları yükleyerek o hanede yaşayan insanların kişisel bilgilerine de erişim sağlamaktadır. Evlere girenlerin mobil cihazlarla tarandığı “akıllı kapı” uygulamasıyla hane halkı, gelen misafirler ve evde yapılanlar izlenebilmektedir.

Proje daha önce de uygulanmaya başlanmıştır. 2014-2015’de devlet işletmelerinden ve kamu kurumlarından 200.000, 2016’da ise 110.000 kişi köylere kadar yerleştirilmiştir. Yerel halkın evlerine girilmek suretiyle de insanlar düzenli olarak takip edilmeye başlanmıştır.

ÇKP üyeleri, hane halkının kaydı olup olmadığı, ailenin göçmen olup olmadığı, siyasi görüşleri, dinî inanışları ve hangi dili konuştukları gibi hususlarda bilgi toplamak veya mevcut bilgileri güncellemekle görevlidir. Bu kişiler herhangi bir “sorun veya olağan dışı durumu” gözlemleyip raporlamaktadır. Görevliler ayrıca, “Xi Jinping idealini” tanıtmak da dâhil olmak üzere siyasi propaganda çalışmaları da yapmaktadır. Ayrıca insanları pan-İslamcılık, pan-Türkizm ve pan-Kazaklık gibi hükümetin sakıncalı bulduğu ideoloji ve kimliklerin tehlikelerine karşı uyaran samimi sohbetler yapmaktadırlar!

Uygur aileler ve Han çoğunluk arasında “etnik bir birlik duygusu” oluşturmakla görevlendirilen bu kadrolar; Çin millî marşını ve ÇKP’yi öven marşları söylettirmek, ailelerin haftalık ulusal bayrak çekme töreni ve Çin yeni yılı şenlikleri, grup oyunları, dans ve spor gibi etkinliklere katılmalarını sağlamaktan sorumludur.

2018 Eylül ayı sonuna kadar 1.120.000 ÇKP üyesi Çinlinin, 1.690.000’den fazla hane sakiniyle eşleştiği ve kendilerini kaldıkları ailelerin “akrabaları” olarak tanımlayan görevlilere, gerektiğinde kendilerini korumaları için özel yetkiler de verilmiştir.

Çin’in uyguladığı soykırımı anlatır mısınız? Gerçekten soykırım suçları işleniyor mu?

Doğu Türkistan’da yaşananların bir soykırım olduğuyla ilgili hiçbir şüphe bulunmamaktadır. Fakat soykırımın ispatlanması gerekmektedir ki bunun için BM İnsan Hakları Komisyonu ve Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soruşturmaların başlatılması gerekmektedir. Bu kadar tanıklık ve deliller bulunurken bu soruşturmaların başlatılmaması da ayrıca bir muammadır!

BM Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesine göre soykırım; millî, etnik, ırki veya dinî bir grubu, sırf bu niteliği nedeniyle kısmen veya tamamen yok etmek kastıyla aşağıda sayılan fiillerin işlenmesidir:

• Grup üyelerini öldürmek

• Grup üyelerine ciddi biçimde bedensel veya zihinsel zarar vermek

• Grubun fiziksel varlığını tamamen veya kısmen ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasıtlı olarak değiştirmek

• Grup içinde doğumları bilinçli olarak önlemeye yönelik tedbirler dayatmak

• Gruba ait çocukları bir başka gruba zorla nakletmek

Çin sayılan maddelerin tamamıyla ilgili şaibelidir ve özellikle dört ve beşinci maddeler çerçevesinde ise soykırım suçlusudur.

Bir de kültürel soykırımdan bahsediliyor?

Evet. Doğu Türkistan’da Kültürel Soykırım kapsamına giren onlarca fiil bulunmaktadır. Bunları sadece başlıklar olarak vereceğim. Ama bilinmeli ki her bir başlıkla ilgili birer risale yazılabilir. Mesela sadece birkaç yıl içinde yıkılan ya da kullanılmayacak derecede tahrip edilen camilerin sayısının 16,000’den az olmadığı belirtiliyor! Uydu görüntüleriyle yıkılan, yerle bir edilen cami ve kültürel eserlerin lokasyonları STK’lar tarafından basınla paylaşılıyor. Maddelerimize gelecek olursak: “Bulaşıcı bir hastalık” olarak görülen dinî değerlerin tamamına yönelik saldırılar, cami, medrese ve İslam kültür öğesi eserlerin yıkılması; ahır, diskotek ve bar olarak amaç dışı kullanımları dâhil olmak üzere yapılan saldırılar, Bir Kuşak Bir Yol projesi güzergâhında bulunan Müslümanlara ait köy ve kasabaların tüm kültürel ve tarihî dokularıyla birlikte yerle bir edilmesi ve bu yerlerin ahalisinin farklı bölgelere sürgün edilmesi, 18 yaşından küçüklerin, memur, işçi, ÇKP üyeleri, öğrenci, emekli ve kadınların ibadet yerlerine girmesi ve ibadet etmesinin yasaklanması, Ramazan ayında oruç tutmanın yasaklanması, Müslümanlara ait mezarlıkların yok edilmesi ya da taşınması, Müslüman ahaliye domuz eti yedirme ve alkol kullandırma, çocukların sünnet ettirilmesinin yasaklanması, evlilik ve cenaze törenlerinin örfe uygun yapılmasının yasaklanması, Türk kızlarının zorunlu olarak Çinli erkeklerle evlendirilmesi, toplumun lider ve aydınlarının, akademisyenlerin toplama kamplarına kapatılmak suretiyle topluma yön verecek isimlerden toplumun mahrum bırakılması, dinî ve millî bayramların yasaklanması, ürünlerin “helal” olarak etiketlenmesinin yasaklanması ve helal etin Müslümanların yemesi haram olan domuz etiyle birlikte satılması, Uygurlara verilmiş anadilde eğitim hakkının yasaklanması ve Çincenin tüm okullarda zorunlu dil hâline getirilmesi, Uygurca dinî ve millî eserlerin, Kur’an-ı Kerimlerin toplanarak yakılması, bu eserleri okumanın ve bulundurmanın yasaklanması, buna mugayir davrananların hapis cezasına çarptırılması…

Yıllardır bu zulme haykıran Uygurların bu çağrıları yöneticiler tarafından neden duyulmuyor? Bu konuda bir çalışma yapılıyor mu, yapılmıyor mu? Çin hükümeti ile bu konu görüşüldü mü?

Doğu Türkistan için gösterilen ilgi ve destek maalesef yeterli değil. Yeterli olsa zaten o kampların tamamı kapatılmış, insanlar ailelerine kavuşmuş olurdu. 1200’ü aşkın kampta 3-8 milyon insan fiziksel ve psikolojik işkenceler altında olmasına rağmen gerek Türkiye ve İslam dünyasından gerekse dünyanın kalan kısmından beklenen ilgi ve desteği görememiştir Doğu Türkistan.

Dünyanın sessizliğinde Çin’in BM içindeki güçlü konumunun ve ekonomik gücünün elbette ciddi etkisi bulunmaktadır. Çin’in BMGK’da veto yetkisi olması, başta İslam ülkeleri olmak üzere verdiği kredi ve ekonomik sarmalamalar, Çin’e karşı adım atılmasını engellemektedir. Uluslararası konumunu, bu hukuksuzluklarını kapatmak için kullanan ve bugün BM’nin 15 ajansından dördüne başkanlık eden Çin, 1.115 görevli ile BM’de en çok istihdam sağlayan ülke konumundadır! Dolayısıyla meseleyle ilgili alınacak her karar Çinli diplomatlarca maniple edilmekte ve aleyhte karar çıkartılmamaktadır. Buna ilaveten şimdi Çin’in BM İnsan Hakları Komisyonu’na da 3 yıl devam edecek üyeliği vardır ki bu konumunu daha da güçlendirmektedir.

Şunu da ifade etmek gerekir ki dünya, Çin’in Doğu Türkistan’da işlediği hak ihlalleri konusunda tamamen sessiz değildir. Avrupa Birliği, Avrupa Parlamentosu, BM İnsan Hakları Komisyonu gibi çatı kurumlardan, HRW ve Amnesty International gibi STK’lardan, ABD ve bazı Batı ülkelerinden toplama kamplarının derhal kapatılması ile ilgili çağrılarda bulunulmaktadır. Mesela 8 Temmuz 2019 tarihinde çoğu Batılı 22 ülke kampların derhal kapatılması ile ilgili BM insan Hakları Komisyonu’na bir mektup göndermiştir. Bu sayı 7 Ekim 2020 tarihinde 39’a çıkmıştır ve sevindirici olan iki Müslüman ülkenin de (Bosna-Hersek ve Arnavutluk) bu listeye eklenmesidir. ABD Senatosu, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türklerine yönelik baskı politikalarından dolayı Çinli yetkililere yaptırım uygulanmasını öngören yasa tasarısını 14 Mayıs 2020 tarihinde onaylamıştır. Çin’in adeta köle haline getirdiği Doğu Türkistanlı işçilerce üretilmiş ürünlerin ABD’ye girmemesi için firmalardan yeni şartlar talep edilmektedir.

Doğu Türkistan’da böyle bir zulmün olmadığını bu söylemlerin Türkiye-Çin ticari ilişkilerine zarar vermek isteyenlerin her sene Çin için farklı söylemleri olduğu söyleniyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Böyle bir durum da var. Şunu unutmamak lazım. Çin ile Türkiye’nin ticaret hacmi evet 21 milyar doları geçmiş durumda. Ama bu hacim 8’e 1 olarak bizim aleyhimize. Şöyle söyleyelim 2019 yılında 2,5 milyar dolar ihracat yapmışız. Yapılan ithalat ise 18,5 milyar dolar. Burada korkması gereken biz değil Çinliler olmalı. Yani ticarette bir sorun olursa bundan Çinliler daha fazla zarar görecektir. Ayrıca ticaret ayrı bir konudur, işlenen hak ihlalleri ve soykırım suçlarına karşı durmak, bu suçların bir an evvel işlenmesini durdurmaya çalışmak ayrı bir konudur.

Ülkemizde Çin’i kayıtsız ve şartsız destekleyen siyasi ve medya oluşumları ve kişiler mevcut maalesef. Bu kurum ve kişiler vicdanlarını da kiraya vererek ya da gerçekten bu şekilde olması gerektiğini düşünerek bu zulme ortaklık etmektedirler. Bunu bir kenarda tutarsak bundan daha kötüsü bazı muhafazakâr düşünce sahiplerinin üç maymunu oynamalarıdır. Bu insanlara ne kadar delil gösterseniz de bunun bir Amerika ve Batı oyunu olduğunu savunmaktadırlar. Bu insanlar iki kez kabahatliler; hem kardeşlerine yıllar yılı sahip çıkmayarak yalnız bıraktıkları hem de sahip çıkmaya çalışanları Amerikan muhipliği ile suçladıkları için.

Medyaya ayrı bir parantez açmak isterim. Türkiye’de enteresan bir biçimde medya organları Doğu Türkistan meselesine soğuk duruyorlar. Bir iki kurum dışında neredeyse toplama kamplarından ve soykırıma varan zulümlerden bahseden yok. Bu durum Çin’in medya üzerinde de tesirli olduğunu göstermekte. Tüm medya organlarının ve burada görev yapmakta olan yazar ve programcıların Doğu Türkistan konusuna ilgi göstermeleri gerekmektedir.

Aileler günlerdir Çin konsolosluğunun önünde nöbette tam olarak ne istiyorlar? Ve neden yok sayılıyorlar?

Evet iki haftayı geçti, toplama kamplarında anneleri, babaları, kardeşleri, aile büyükleri, dost ve arkadaşları bulunan Doğu Türkistanlılar Çin Konsolosluğu önünde hak mücadelesi veriyorlar. Seslerini duyurmak, yakınlarına bir kez daha dokunmak, onlarla kucaklaşmak istiyorlar. Bunlar en doğal hakları. Yukarıda röportaj boyunca aktarmaya gayret ettiğimiz ve Çin karartmaları dolayısıyla tam olarak da anlatamadığımız hak ihlallerine uğrayan, soykırım suçlarına maruz kalan, organları çalınan, köle işçiler olarak pamuk tarlalarında, tekstil fabrikalarında çalışmak zorunda olan 3-8 milyon masum insan var. Burada bekleyenler, yakınlarının fotoğraflarını her kamerasını çıkartana karşı tutarak duyurmaya çalışanlar, bugün dünyanın vicdanını ayakta tutmaya çalışanlardır aynı zamanda. Onlara kulak verilmezse dünya yarınlarda benzer zulümler için hiç de güvenlikli bir yer olmayacak.

Kitabınızı biraz anlatabilir misiniz? Bu kitapta bizi neler bekliyor?

Bu çalışma aslında bir rapor olarak kaleme alındı ama hacminden dolayı aynı zamanda kitap olarak da basılmasının uygun olacağı düşünüldü. Çalışma baştan sona Doğu Türkistan’daki toplama kamplarını anlatıyor. Çalışma akademik bir kaygı gütmüyor. Sadece Türkiye ve dünya kamuoyuna Peygamber Efendimiz (sav)’in bize tavsiye ettiği gibi kötülüğe karşı dilimizle o zulmü anlatmak ve son bulmasına katkı sağlamak adına vazifemizi yapmaya çalıştık.

Kitabın tam metnine Türkçe ve İngilizce olarak erişim açıktır. Aşağıdaki linkler üzerinden okunabilir.

https://insamer.com/tr/dogu-turkistanda-toplama-kamplari-adim-adim-soykirim_3058.html

https://insamer.com/en/concentration-camps-in-east-turkistan-step-by-step-genocide_3362.html

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu konuyu kapsamlı olarak ele aldığınız, Doğu Türkistan’ın sorunlarının duyurulmasına katkı sağladığınız için çok teşekkür ederim.

Uzun zamandır kafamda sürekli soru işaretleri oluşturan, anlam veremediğim, manasız bulduğum birçok soruya cevap buldum. Ve şimdi kafamda "Doğu Türkistan" meselesi tam olarak yerleşti diyebilirim. Şimdiye kadar gerekli çalışmayı yapmadığım, seslerine ses olamadığım için üzüldüm, mahcup oldum. Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Eyvallah

İSTANBUL ÇİN KONSOLOSLUĞUNDA NÖBET BEKLEYEN AİLELER!..

CEVLAN SHİRMEHMET 14 GÜNDÜR ÇİN KONSOLOSLUĞU ÖNÜNDE ANNESİNDEN BİR HABER ALMAK İÇİN BEKLİYOR!..

Ben Cevlan SHİRMEHMET, Uygur Türk’üyüm, İstanbul’da yaşıyorum, Annem Suriye Tursun’u aramaktayım, Annem Doğu Türkistan’daki milyonlarca Uygur Türk’ü gibi 2018 yılının başlarında aniden Çin polisleri tarafından tutuklanmıştır. İlk önce bir seneye yakın toplama kampında tutulduktan sonra, 2019 yılının sonlarında adaletsiz ve avukatsız bir şekilde hapse çarptırılmıştır. Annem 1964 doğumlu, uzun süre Korgas ilçesinde devlet memuru olarak çalışmıştır. Çin’in hukuki gerekliliklerini yerine getiren, hiçbir suça karışmamış olan bir vatandaştı. Aldığım bilgilere göre, annem onun 2013 mart ayında Çin’in düzenlediği bir haftalık seyahat grubuyla Türkiye’ye gelmesi ve Türkiye’de benimle görüşmesi esas suçu olarak gösterilmekle beraber beni Türkiye’de okutması yine Çin üniversitelerine yapılan saygısızlık suçu annemin üzerine yüklenmiştir.

Annem Suriye Tursun Çin vatandaşı ve Çin’in verdiği pasaportla seyahat etmiştir. İster Çin yasalarında olsun ister uluslararası yasalarda olsun kendi ülkesinden başka bir ülkeye seyahat edip geri dönmek ve çocuklarını yurt dışında okutmak hiçbir zaman suç teşkil etmez. Çin’in yasalarına uymayarak, adaletsiz bir şekilde yargılanıp hapse mahkûm edilen annemin şu an hangi cezaevinde ve hangi şartlarda olduğunu bilmiyorum.

2017’den beri Doğu Türkistan’da suçsuz yere tutuklanan milyonlarca Uygurların çoğu 15 seneden fazla hapse çarptırılması, onların çoğunluğunun Çin’in iç bölgelerine götürülmesi, hapistekilerin iç organlarını çalarak uluslararası kara borsa oluşturmaları, hapis ve kamplarda ki işkence ve köle işçilik, hapis ve toplama kamplarında ki ani ölümler ve kaybolmalar, beni annemin durumu hakkında çok endişeye sevk etmektedir.

Annem Suriye Tursun Doğu Türkistan’daki milyonlarca Uygurlar gibi suçsuz ve ben bir evlat olarak annemin nerede, nasıl bir durumda olduğunu bilmenin hakkım olduğunu düşünüyorum.

Ben kendimin ve başka insanların hukukunu korumak amacıyla hukuk fakültesini bitirdim, fakat benim okuduğum ve güvendiğim hukuk benim annemi korumama yetmedi. Ben annemin durumunu öğrenmek için ilk önce Türkiye’de ki Çin büyükelçiliğine başvurdum, fakat Çin büyükelçilikten annemin haksız yere cezaya çarptırılmasından başka annemin nerede ve hangi durumda olduğuna dair hiçbir bilgi elde edemedim. Çin büyükelçiliğine yaptığım başvuru, telefonla aramalarım, faks gönderme ve yüz yüze taleplerim hiç sonuç vermedi. Çin’in hukuk ve adaletinden umudumu kaybederek, bulunduğum ülkenin yani Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanlığına, çeşitli siyasi partilere bir kaç kere bu konuda yardımcı olmaları için başvuruda bulundum, fakat buradan da beklediğim cevabı alamadım, en son dünyanın ve demokratik ülkelerin adaletinden umut bekleyerek , sırasıyla Avrupa Birliği İnsan Hakları Komisyonu, Uluslararası Af Örgütü, BM Mecbur Yok Edilenler Örgütü, İngiltere Parlamentosu gibi uluslararası örgütlere birçok kez başvurdum, fakat bugüne kadar ne bir cevap alabildim ne de bir sonuca ulaşamadım.

Çin dünyanın gözü önünde açıkça soykırım yapmaktadır. Ben annemin sağlığından, hayatı emniyetinden çok endişeliyim. Dünyanın adaletinden, demokratik ülkelerin demokratik anlayışından, insanların insanlığından ve uluslararası adaletli hukuk sisteminden umudumu kaybetmeden önce, tüm dünyadaki demokratik ülkelerden, uluslararası insan hakları kuruluşları ve siyasi partilerden, Çin hapishanesinde ki Annem Suriye Tursunun durumunun öğrenilmesi ve annemin özgürlüğüne kavuşması için elinden gelen tüm çabayı göstermesini talep ederim.

SHEMSİYE ALİ 14 GÜNDÜR ÇİN KONSOLOSLUĞU ÖNÜNDE AİLESİNDEN BİR HABER ALMAK İÇİN BEKLİYOR!..

Benim Shemsiye Ali, 21 yaşındayım, Doğu Türkistanlı Uygur’um.

2015 senesinde memleketimi bırakıp eğitim amaçlı Türkiye’ye geldim, İstanbul’a yerleştim 5 senedir İstanbul’dayım ve üniversite öğrencisiyim.

Türkiye’ye gelince özgürlüğün ne olduğunu öğrendim.

2017 ye kadar benim Türkiye’deki hayatım normaldi. Memlekette olan ailem ile normal bir iletişimim vardı, onlar ile her gün telefonda görüşebiliyordum, burada ki günlerimi onlara anlatırdım... Ne yazık ki 3 seneden fazladır ailem ile konuşamıyorum, görüşemiyorum.

Bir arkadaşımdan babamın tutuklandığını, eğitim merkezi adlı toplama kampına götürüldüğünü öğrendim, babam ile son iletişimim Mayıs 2017 de olmuştu ve o zamandan beri babamın sesini duymadım, 3 seneden fazladır babam suçsuz halde Çin’in toplama kampında esir. Babam başarılı bir iş adamıydı, etrafındakilere hep yardım ederdi, kanun ve yasalara aykırı hiçbir hareketi de olmamıştı. Yüksek eğitime sahipti ancak şu anda milyonlarca Uygur gibi suçsuz halde Çin’in işkence dolu toplama kamplarında ceza çekmektedir.

Benim amcam Sadir Ali bir iş adamı, çok okuyan kanun ve yasalara uyan bir vatandaştı ancak edindiğimiz bilgiye göre amcam tutuklanmış ve 20 senelik hapis cezasına mahkum edilmiş. 2018 yılına kadar hiç bir şey olmamışken 2018 senesinde tutuklanması ve yargısız, mahkemesiz hapis cezası verilmesi gerçekten akıl almaz bir durum.

En acıtıcı durum da şu; benim 92 yaşında olan dedem de Çin’in elinden kurtulamadı, o da bir toplama kamp mağdurudur. 2017 yılında sebepsiz tutuklanmış. 3 seneden fazladır onun durumuyla ilgili hiçbir bilgim yok, hayatta olup olmadığını dahi bilmiyorum.

Ben İstanbul’da diğer Çin’in toplama kamp mağduru yakını kardeşlerimiz ile birlikte hikayemizi, zulmü anlatmak için çeşitli faaliyetlerde bulunduk, biz ailemizi istiyoruz. Memlekettekiler ile normal bir iletişimimizin olmasını istiyoruz, masum akrabalarımızı, sevdiklerimizi o karanlık zindanlardan kurtarmak için mücadele ediyoruz. Ben bir öğrenci olarak bir yandan derslerime bir yandan bu haklı mücadeleme devam ediyorum, şuna inanıyorum ki elbet bir sonuç alacağız, güneş elbet bir gün doğacak.


RÖPORTAJ / Aynur KARABULUT

Ocak 2021

164 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör