Ara
  • Aynur Karabulut

ESKİMEZ BİR ESKİYİ ARIYORUM!..

Her insan bir alemdir. Hiç tanımadan, araştırmadan, ön yargısız, sıfır konumlandırma ve etiketle oturdum karşısına ve yahu kardeşim sen kimsin dedim ve dinledim hikayesini. Bu soru zaten başlı başına bir dünya, yeni bir alem. Sahi biz kimiz? Ben dediğimiz gerçekte ben mi? Keyif alarak zamanın nasıl geçtiğini anlamadan GENÇ DERGİSİ YAZI İŞLER MÜDÜRÜ sayın Süleyman Ragıp Yazıcılar ile harika bir sohbet gerçekleştirdik. Sohbet havasında aktarmaya çalıştım. Heybeme ilerisi için azığımı attım. Kendine has tarzı, tavrı, üslubu ve yaşamı olan insanları hep ilginç bulmuşumdur. Süleyman beyin hikayesi annesi ile başlıyor aslında. Mesela bir defasında annesi diyor ki ‘Ben küçüktüm, çiçeklerin arasında gezerken ölü bir fare gördüm, fare ölüsünün üstüne sinekler konuyordu. Tüm gün oturup elimdeki kağıtla yelleyerek ölü fareyi o sineklerden korudum.’ Bu anıdan çok etkilendim. Asıl yazılacak hikaye bu dedim. Sonradan Müslüman olmuş Norveçli bir anne ve Trabzonlu bir babanın oğlu. Refah Partisi, Milli Gençlik Vakfı, İHH, TOÇEV ve HÜDAYİ VAKFI ile yoğrulup vitamin ihtiyacını GENÇ DERGİSİ'NDE alan, pişen genç bir yazar kardeşimiz. Yaşından büyük işler yapmış. Yaşadıklarını kaleme almış zamanında ve o hatıralar kitaplarda toplanmış. Güzel Gölgelik, İnsan Mesafedir ve Baht Meselesi isimleri ile 3 adet kitabı mevcut. Keyif ile yaptığım bu samimi söyleşiden keyif alacağınıza eminim…. Buyrunuz efenim…



Siz kimsiniz? Nasıl bir yolculuğunuz var? Felsefeniz, yaşam şekliniz, hayata bakış açınız?

1984 yılında İstanbul’da doğdum. Çocukluğum büyük oranda Esenler’de geçti. Orası, sığındığım, mânâmı aradığım bir limandı aslında benim için. Annemizin Norveçli olması hayatımızın üzerinde önemli tesirleri vardır. Annem sonradan Müslüman olan Norveçli bir hanımfendidir. Rahmetli babam ise Trabzonlu.

Babamı 10 yaşına girene kadar bir subay olarak hayal ettim, ama o, gemilerde çalışan bir torna ustasıydı. Alt bölümünde çalışan, hiç subay kıyafeti giymemiş, kirli kıyafetlerle çalışan bir zât. Annem ile tanışıyor, bir nevi zorluyor, ısrarcı oluyor, peşine düşüyor, seviyorlar birbirlerini, kısmet oluyor evleniyorlar.

Ben evin dördüncü çocuğu olarak doğuyorum. Beş kardeşiz. Bu süre çok kısa aslında, en büyüğümüz on üç en küçüğümüz üç iken, 1989 senesinde babam rahmetli oluyor.

Esenler'de bir gecekondu kültüründe yaşadık. 1989’da ne olduğunu anlamadım. Hayal meyal bir cenaze aracının yanaştığını hatırlıyorum, bir panik var. Ondan sonra benim için ikinci hayat başlıyor.

Babamız vefat edince bir Norveçli hanımefendi beş çocuğu ile burada kalmış, himaye edilmesi ve yardım yapılması gereken bir ailedir, diye ilk olarak Milli Gençlik Vakfı (MGV), Refah Partisi kol kanat geriyor bize. MGV bizlere manen kol kanat geriyor, anneme "merak etme, biz buradayız, yanındayız" diyorlar. Ve benim için hikâye orada başlıyor aslında.


Bundan sonra nasıl şekilleniyor hikayeniz?

Ben artık bir MGV’li oluyorum. 6-7 yaşlarında camide şahadet getiriyoruz mesela. İslam şudur, manası budur. Muhteşem bir ortam. 1989-2000 yılları arasında genel olarak Milli Gençlik Vakfı ve Refah Partisi kültürünün içerisinde yoğrulan bir şuurum var. O dönem için daha otantik bir şuur aslında. Size İsrail’den, dünya ufkundan bahseden, ezgilerle süslenen, zalimlerden, mazlumlardan bahseden bir çevre, bir kültür.


Bu kültürün içerisinden gelmiş biri olarak yaşadığınız zorluklar da oldu mu?

İlkokul biter bitmez Anadolu Lisesine gittim. O dönem için bakacak olursak, ben ilk yetiştiğim kültür ile farklı bir ortamla karşılaştım, Anadolu Lisesi'nde çeşitliliğin esas olduğu ve birçok açıdan aslında zıtlık da yaşanan bir ortam söz konusuydu, fakat çatışmıyorduk, barışık yaşıyorduk. Her dili, her rengi, her anlayışı kotasında eriten bir yapıydı. Çünkü herkesin ailesi ve bakışı farklıydı ve aynı olmak zorunda olmadığımızı biliyorduk. Kaliteli tartışmalarımız vardı.

Bizim okul için ben fabrika hatasıyım bir açıdan, öyle diyebilirim. O dönemki eğitim bizlerin tamamen seküler, kutsalı dert etmeyen, dine çok mesafeli hatta dindarlığı falan düşünemeyecek şekilde bir kafa yapısı ile olmamızı istiyordu. Hocaların genel havası ve memleketteki rüzgarlar öyleydi.

Sonra Ticaret Üniversitesi’ni kazandım. İlk etapta üzülmüştüm. Çünkü Marmara İletişim ya da İstanbul Gazetecilik istiyordum, hayırlısı deyip gittik. İyi ki gitmişim, orada çok kıymetli bir dost ile tanıştım. Onunla Şeyh Mustafa Devâti Camii'nin avlusunda sık sık oturup 3-4 sene derin sohbetler ettik. Başka türlü içimizi besledik.

MGV geleneğinden gelip siyasetin içinde olmamak pek rastlanan bir durum değildi. 18-19 yaşlarında Saadet’in genel havası beni pek açmadı. Daraldım.



Sırası gelmişken sorayım. Siyaset hakkında ne düşünüyorsunuz. Siyaseti sever misiniz?

Yani aslında çok iyi şekilde siyaset de yapabilirim. (Gülümsüyor.) "Tam bir siyasetçi gibi konuşuyorsun" diyen hocalarım olmuştur. Çocuk yaşlardan beri kendi adıma mesafeli durmam gerektiğini düşündüğüm bir alan olmuştur. Doğrudan içinde olmadım uzun senelerdir, daha ilim öncelikli, fikir öncelikli yaşamayı diliyorum, belki de daha naif bir tercih peşindeyim, lakin bu konuda keskin kararlarım yok, Allah'tan daima hayır diliyorum.




Şimdiye kadar bir arayış hikayeniz vardı peki siz kendinizi bulabildiniz mi? Ben işte buyum dediniz mi?

Bence en büyük problem şu: Gerçekten anlattığınız şeyler çoğu zaman anlattığınız gibi algılanmıyor. Ben ısrarla yazarlığı savundum, çünkü anlatacağım şeyler var. Çünkü beni gördüğünüzden ziyade beni benden dinleyin demek istiyorum. Genel manada, beni nasıl görmek istiyorsa, sen busun deyip, beni de ona inandırmak isteyen bir dünya var. Şimdi genelde bunun çatışmasındayım. Ben gerçekten sizin görüp benim göremediğim bir benlik mi taşıyorum, yoksa insanlar insanları anlamamak üzere fazladan efor sarf edip, kendi ağzıyla söylediğini, yazdığını dahi tevil edip yorumlayıp, anlaşmazlığı ve birbirimizde ki o özü, o insanlığı keşfetme noktasında hep böyle uçlarda mı duruyoruz, kara kara düşünüyorum.


Aslında sizde görüp kendilerinde göremedikleri bazı özellikleri kabul edemedikleri için o meziyet veya özelliklerinizi kendi gördüğü şekilde ifade edip sen aslında o değil busun diyorlar. Sizi kendilerinin görmek istediği şekle bürünmeniz için inandırmaya çalışıyorlar. Sen senin ne olduğunu bilmiyorsun, sen beni dinle ben senin ne olduğunu biliyorum ukalalık ve ısrarı ile baskı oluşturuyorlar. Oysa kim sizi sizden daha iyi bilebilir ki… Özgürlük denince ne düşünüyorsunuz?

Aslında özgürlük, özgünlük, bunlar kelime olarak çok güzel ama pratikte nasıl yaşanılacağı hepimiz için büyük bir sorunsal. Burada ben kendime bakıyorum, bana göre ben hep içimden geldiği gibi yaşamış dürüst olmaya gayret eden bir zatım. Fakat kendimizle daha derinden yüzleştiğimizde o kadar da toz pembe olmadığını görüyorum birçok şeyin.

Aslında dile getiremediğimiz, yazamayacağımız, paylaşamayacağımız, anlatmaya çalışsak kesinlikle anlaşılmayacağımız çok büyük mevzular da var. Orada şunu fark ediyorum. Biz insan olarak çok büyük bir muammayız. Bir yanımızdan gerçekten de sanki hep anlaşılmadan, anlatılmadan kalacak gibi.

Şimdi kendi kariyerimi ele alacak olursak, ortalama olarak iyi bir puan alabilirim belki. Ama insan rezil bir adama bile dönüşebilir hiç tahmin etmediği bir zamanda. Bu var hepimizde potansiyel olarak. Buna nefs de diyebiliriz. Nefsimizi eğitip, ehlileştirmekle mükellefiz, o bizi daima kötülüğü götürmek için fırsat bekliyor.



Kendinizi şu an nerede görüyorsunuz?

Kendimi yirmili yaşlarda, Devati Türbesi'nin çay ocağının çevresinde, manayı aradığım o dönemlerde görüyorum hâlâ. O zamanlarda aydınlanma dediğim şimdilerde ise iç huzuru denilen o durumu o zamanlarda bulabilirken, şimdilerde, o huzuru ve şuuru daha çok arıyorum. Ben bu manada gericiyim, eskimez bir eskiyi arıyorum biraz.


Aslında ne geçmişte ne gelecekteyiz. Kendinizle çelişiyorsunuz. Ben neredeyim ne yapıyorum gibi bir sorunsal yaşıyorsunuz değil mi?

Her yaşın yaşanması gereken bir doğallığı var. Bence biz toplum olarak, insan olarak yaşımızı yaşamıyoruz. Bu bizde birikiyor. Otuz yaşındayım ama kimi akşamlar kimseye çaktırmadan on sekiz yaşımı yaşıyorum.


Niye oluyor?

Yaşımızı yaşamayarak geçiyor ömürlerimiz. Normal olamadık anormal yaşadık birçok açıdan belki de. İki yüzlü davrandık, ezildik, üzüldük, incindik, anlam veremedik, ürktük, fikrimizi sakladık, ne derler diye fazla abarttık vs. Ne oldu bunlar; birikti birikti ve ara ara patlıyor.


Peki bu birikmiş yaşanmamışlıklar nereden çıkacak?

İnsanın kendi arayışında başkaları hep figüran bir bakıma. Bu korkunç bir şey. Bir açıdan hep başrol olduğunuz bir hayat yaşıyorsunuz. Fakat diğer herkese göre de siz daima figüransınız. İnsan bu karmaşa içerisinde hem kendini bilecek, hem alemi, varlığı, Rabbini bilecek. Büyük, zor bir mesele, kolay bir şey değil. İnanç yani. Allah’a inanmak, peygambere inanmak böyledir, bizi hoplatmalı, ağlatmalı, coşturmalı, koşturmalı. Neden, çünkü sıra dışı bir şey, hayal ötesi, aşka, aşkınlığa dair.

Kendini bulmak dedik ya. Allah kulu ile o biricik ilişkisini aslında hiç bozmuyor. Bence kendimizi bulmak o ilişkiyi bulmaktır.

Çünkü ben kendimi bulsam da kendimi nereye konumlandıracağım? Ben bir yer, mekan tutamam şu alemde. Ben dedikçe, neyden bahsediyoruz, muamma bir konudur. İnsanın kendisi rahmani bir şey. Allah’tan da bir ruh taşıdığımız için O'nunla buluşan kendisini nereye oturtacağını bilir şu alemde. Yani bağlamına kavuşur, bunun tasavvufi karşılığı "hiç"tir ve çok anlamlıdır.

Varlığımın var olması benim irademde değildi. Yok olmam da bana bağlı değil. İnsan benliğini -yani bu mevhum varlığı- çok abarttığı için mutlu olamıyoruz. İslam geleneğinde ise hiçliğimizi ilan ede ede, acizim diye diye mutluluğa doğru gidiyoruz. Nasıl bir şey bu. Hep varsın, hep mutlusun. İrfan olarak hiçliğin manasına ulaştığınızda mutlu oluyorsunuz aslında. Biz hiçiz. İslam'da, insan hiçliğinden hepliğine eriyor adeta, varlık bütün anlamıyla hıçkırıyor, oynuyor ve siz artık hiç gibi davranmıyorsunuz. Her an aktifsiniz, her an bir iyilik peşindesiniz, her an bir koşturma hali içerisindesiniz. Sürekli bir huzur ve taşma hali isteği. Naz, niyaz, hayret, haşyet, hürmet; bunlar hep böyle hiçlikle kardeş aslında.


Kendinizi bulabildiniz mi? Diye sormuştum. Arıyor musunuz hala?

Mesela bir şiirimde "bulgur pilavı ağlatır beni" demiştim, gülenler olmuştu, doğrusu gerçekten bazı halde öyle oluyor. Tevazu, insanlık, sadelik, merhamet, toprakta çalışan insanlar vs. bulgurda bunları görüyorum ben. Biz şu an kendi hayatımızda da hayret, haşyet meselelerini pek konuşmak da istemiyoruz zaten, boş ver ne gerek var modundayız. "Kendini buldun mu?" sorunuza gelince kendim var mıyım ki bulayım orayı daha çözemedim. Tek gördüğüm daha "seyir" halindeyiz, meraklı, hayret dolu gözlerle izliyoruz alemi.

Bir yere kadar özgürsün bir yerden sonra acizlik devreye giriyor. Bu iki uç noktayı birleştiremeyince kayboluyoruz. Ben acizim, kulum dediğimizde sorun çözülüyor aslında.


Kainatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mesela ben hepimizin insanlıkta eşit olduğunu kainattan öğreniyorum. Yoksulu da zengini de, Müslümanı da Hristiyanı da..

Kesinlikle katılıyorum. Eşit olduğumuzu en iyi kainattan öğreniriz. Örneğin, karanlıkta aydınlatan Ay ışığı tektir. Ve herkesi her koşulda ve şartta karanlıkta aydınlatan aynı ışıktır. Eşitiz. Hava güneş ay gökyüzü yeryüzü bize bunu bariz bir şekilde gösteriyor. Ben kainatı böyle ele alıp okuyorum.

Aslında her an her yerde herkese biricik olarak özel bir dil var. Kainatın bir dili var. Âlem konuşuyor. Ve her an herkes başrol, figüran yok. Birbirimize yan roller olarak gösterildiğimiz doğru. Âleme ibretle, ferasetle, hikmetle bakarsak mana açılıyor derinleşiyor. Boyutlar açılıyor.

Güneşin doğuşu ve batışı, nefes almamız, gözümün görmesi, elimi hareket ettirip bir şeyler kaldırıyor olmam, bize aslında çok şey söylüyor.


Sizin hikayeniz gerçekten sizin mi?

Benim hikayeme gelecek olursak, düşününce aslında benim hikâyem gibi görünse de hikaye annemin merhametli kalbinden neşet etmiş gibi daha çok. Neden hikâye annemin diyorum. Benim anneme çok benziyor olmuşum, korkularım, takıntılarım, yorumlamalarım, bir yere gittiğimde duramamam…

Ben anneme göre zahiren daha çok ilimle süslenmişim, ama onda sabır var, onda inanç, dürüstlük, iyi niyet var ve kuru bilginin yanında onun gösterdiği insanlık adeta bir destandır benim gönlümde.

Şu hatırası çok manidardır benim için: ‘Ben küçüktüm, çiçeklerin arasında gezerken bir fare gördüm, fare ölüsünün üstüne sinekler konuyordu. Tüm gün oturup elimdeki kağıtla yelleyerek ölü fareyi o sineklerden korudum.’ demişti bir defasında.

Annemin, o farenin üzerindeki sinekleri bütün gün kovalaması, kovalama duygusu, temiz fıtratındaki İslâm bir açıdan.

Kilisede, baba, İsa, kutsal ruh deniyor, ama annemin kalbi atmıyor. Babam birkaç şey söylüyor. Tek ilah diyor, annem buna hayran kalıyor mesela.


Tek tip bir bakışınız yok sanırım hayata?

Benim değer yargılarım, doğrularım, anlayışım, öğretilenler her zaman doğru olmayabilir. Çünkü çok yanlış şeyler de öğretilmiş de olabilir bizlere. Parolam belli: Dürüst ol, samimi ol, sıfatı, etiketi boş ver. Farklılıklar güzeldir. Hepimiz aynı olamayız.


Kesinlikle katılıyorum. Allah isteseydi bizi Müslüman olarak tek tip, tek düşünce, tek akıl, tek fikir, tek yorumlama biçiminde yaratmaz mıydı? Buna haşa gücümü yetmiyordu? Allah’ın yapmadığını biz kullar mı yapacağız?

Türkiye’de maalesef yapmaya çalışıyoruz. Yapamayınca da bu tarz uç ayrılıklar ve kavgalar çıkıyor. Biz mânâyı kaybettik. Mânâyı kaybedince de maddenin peşine düştük. Düştüğümüz için de insanı kaybettik. İnsanlar acımasızlaşmaya, merhametsizleşmeye, tahammülsüzleşmeye başladı. Birbirini anlamamaya, idrak edememeye başladı. Kendi doğrusunu, düşüncesini karşı tarafın kabul etme zorunluluğu varmış ve tek doğru kendisininmiş gibi davranmak üzücüdür. Yani ben böyle düşünüyorum, sen de böyle düşüneceksin, tek doğru bu, başka yolu ve oluru yok, demekle yol alamayız. Sağlıklı iletişim ve etkileşim bu şartlarda çok zor olur.

İnsanla dost olmak, muhabbet etmek, merhamet duymak, sevmek, saymak İslam da özde budur zaten. İnsanlık bağlamımız oturmadı. Adalet, merhamet, sevgi, şefkat testlerinden aslında geçmemişsiniz ama din konuşup din tartışıyorsunuz. Diğer insanların dürüstlüğünü, samimiyetini, Müslümanlığını, dindarlığını ölçüyorsunuz. Peki neye göre? Hangi yetkiyle. Yani temel insani değerlerde bile buluşmuyoruz ki.

Korkunç bir baskı oluşuyor bu defa. Bu fiziksel bir baskı değil, ruhun daralması.


Belki de kasmamalıyız. Biz çok kasıyoruz. Aynı yola gitmiyor, aynı düşünmüyor aynı inanmıyor olabiliriz deyip sonuna şunu ekleyip devam etmeliyiz. Ama sizinle muhabbet ederken keyif alıyorum deyip muhabbet etmek lazım. Tartışmadan, didişmeden, sınırları aşmadan…

Ruhumuz, kalbimiz, yaşadıklarımız, iç dünyamız, dış dünyamız, kendimizi algılamamız, katman katman, psikolojimizi etkileyen birçok şey var. Biz bunları oturup güzelce, sakince konuşamıyoruz bile.


Varlık ve yokluk arasında insan nerede?

Biz varız. Varız ve varlığımızı Allah teyid ediyor. Bizi var etti. Allah’ın var kabul ettiğini nasıl yok sayabilirsin ki. Varolmayı bir şiirimde "muhatap alınma" olarak yorumlamıştım. Varlık sanki muhatap alınmakla eşdeğer gibi. Şeytan da kanaatimce muhatap alınmanın verdiği heyecan verici durumu kaldıramadı. Ayarı kaçırdı. Şeytanda benlik ayyuka çıktı, şaşırdı, şımardı, kıyas yaptı. Ne oldu? Muhatap alınacak bir varlık değilken, muhatap alınmıştı. İlişki seviyesinde, ne ve nerede olduğunu unuttu. Yaratıldığını unutup, muhatap alınmanın sarhoşluğuyla ayarı kaçırdı, emre karşı geldi. Sonra kovuldu, kaybetti, sonsuz kısır sarmala girdi. Bizde de şimdi aynısı var. Hani varız ya, benliğimiz çok şişiriliyor ya, ayarı kaçırıp şımarıp şeytanlaşabiliriz.

Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin, Yunus’un divanları çok heyecan veriyor bana. Onları okumak, şiirlerindeki o coşkuya şahit olmak kalbimi büyütüyor. Alem ile coşku içindeler. "Biz seni seviyoruz sende bizi sev, kızma, küsme, hatalarımız var, bizi bilirsin zaten, arkamızı toplar mısın Rabbim" diyor gibiler daima, çok eşsiz insanlar gerçekten.


Katılıyorum. Yeri geldiğinde bir baba şefkati, konuşabileceğim bir dost, bir yol arkadaşı diyebiliriz bence. Çünkü o beni var etti. Hiç kimsenin bilemeyeceği kadar bütün hücrelerime kadar benim ne mal olduğumu, neler yapabileceğimi biliyor. Ben bile bilmiyorum ne ve nasıl olduğumu ama o biliyor. Bu ruh hali ile çok konuşuyorum Allah’ım ile ama bunu böyle söyleyemezsiniz…. Ben onun varlığını kendi varlığımda görüyorum aslında. Allah var çünkü beni var etti. Ben var olduğuma göre ben ona inanıyorum o da var. Kendi varlığımda gördüğüm var olduğuna inandığım biri ile konuşmak bana absürt gelmiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İnsan kendi zanları ile yol yürür. Ve hakka karşı zannımız biriciktir, herkeste çok özeldir, özgündür. Üstüne haktan da teyit gelirse, yani o vehbi diyebileceğimiz hediyesi gelirse ne âla. Ama şu da var, zanlarımız, o kendi özel dünyamız bizi aldatabilecek tuzaklarla da dolu.

Rahmetli Ahmet Yüksel Özemre'nin bir sohbetinde bulunmuştum. Kendisine ‘Efendim atom üzerine değerli çalışmaları olan birisiniz, ilmî sahada sayısız araştırmanız var, geldiğiniz noktada siz kader mevzusunu nasıl yorumluyorsunuz, nasıl anlıyorsunuz' diye sordum. "Kaderin anlaması olmaz kaderin edebi olur evladım" demişti, susmuştum.

Arayışımız dua demek aslında. Bir hocam bana, niyetin hayatındır demişti. Niyetinle yersin, niyetinle buluşursun, niyetinle konuşursun, niyetinle karşılaşırsın, âlem sana niyetlerine göre gelir.



Ne zaman yazabildiğinizi fark etiniz ya da evet ya ben gerçekten yazabiliyor muşum? Diyebildiniz veya dediniz mi?

İlkokulda başladı şiirler. Saka diye bir şiir. Dokuz yaşındayım sanırım. Ortaokulda daha çok taşlama şeklindeydi, yeteneğimi kötüye kullandım biraz. (Gülümsüyor.) Birisi beni kızdırdığında ona kafiyeli ağır şiirler yazıyordum.

Zamanla hissiyatımı dile getirdim. Hafiften hissettim bende yazarlık var diye.

Hitabet ve konuşmanın hayatımda bu denli açığa çıkacağını bilmiyordum. Daha çok yazarak konuşuyordum. Sonra lise ve üniversitede günlükler yazarak geliştirdik. Gazetelere şiirler yolladım. Geri dönen ve yayınlanan oldu. Üniversite 2. sınıfta büyük ustam Mehmet Lütfi Arslan Ağabey ile buluşunca, Genç Dergisi yazı işlerinde tam anlamıyla artık yazabilirlik kıvamına geldim.

Yolculuğum devam ediyor, öğrenmenin, gelişmenin sonu yok.

Ümidim hak yolunda hayır konuşup hayır yazmak. Konuşma ve yazma öyle bir lütuf ki şükürden acizim. Söz ve kalemde büyüleyici bir boyut var, ona aşık olursanız bu işi başarıyorsunuz. Bu sihri gördükten sonra tercihe kalıyor artık hayra mı şerre mi kullanacağınız kısmı…


Bize biraz dergicilik hayatınızdan bahsetseniz.. Genç Dergi sizin için ne ifade ediyor?

On üç sene oldu Genç Dergisine başlayalı. Şu an sizinle konuşurken hayal ediyorum 14-15 sene önce hemen şu yandaki türbenin çay ocağında, Kitaro dinleyen, düşünen, bu günleri hayal edemeyen bir zat idim.

Bulunduğum bütün çevrelerde, kurumlarda, doğal olmaya, samimi olmaya gayret ettim. Genç Dergisi’nde de o doğallık devam etti.

GENÇ bir manada "Dert" demek benim için… Ebedî gençliğin derdi. Beyan kudretinin çağlara hediyesi. Dergi kırk yazarı, onlarca dosyası ile meçhule uzanmış bir mektup hükmünde, büyük bir mektep aynı zamanda. Büyük bir lütuf benim için GENÇ… Dergicilik bir AŞK. Büyük ve bereketli bir iş. Sözü ve manayı hiç tanımadığınız kişilere ulaştırıyorsunuz.


Okumak veya yazmak hayatınızda ne kadar bir yer kaplıyor?

Daha çok hayatı devamlı okumayı ve yazmayı tercih ederim. Ama bildiğimiz manada okumayı daha az yaparım.


Bir kitap veya yazı yazarken ne zaman evet bu yazı oldu, bitmiştir diye biliyorsunuz?

Yazıya çok büyük bir önem yüklemiyorum o yüzden doğal ve seri yazıyorum. Bittikten sonra bir daha üstüne dönmüyorum. İyi pas doğru zamanda gelirse güzel gol olur ya, çoğunlukla öyle oluyor benim için. Yaşadığım bir hadiseyi iyi bir şekilde aktardığımda mutlu olurum ve onu paylaştığımda az çok yazının bittiğini hissederim.

Zaten güzel olan da bu. Siz yaşadığınız, yaşadığınızı olduğu gibi yazıp aktardınız da ben okuyucu olarak bunu hissederim ve alırım eğer bunu hissetmez isem, kasıntı gelirse zaten okuyucuya geçmez ve bir daha okunmaz yazdıklarınız….

Kimseye beğendirmek için şiir ve yazı çalışmam. O anda böyle çıktı böyle yazdım derim daha da dönemem ona.


Zamanı nasıl verimli kullanabiliriz?

İlahi farkındalık en önemli meselemiz. Abartılı oldu belki ama çok değerli bir şeyi korursunuz, ona ihtimam gösterirsiniz. Zaman aslında âlemi, Allah’ı, varlığı hissetmezsen elinizden kayıp gider. Onu hissedince kaybetmek istemezsiniz. Biz âlemde Allah'la yakınlık kurarak mutlu olacağımız zamanları çoğaltıp yaşamalıyız. Kıymet bilmiyor ve zaman öldürüyoruz.

Hayat marifetullah ve muhabetullah için bahşedilmiş bir nimet bize ve zamanımız sınırlı. Marifetimizi ve muhabbetimizi artırmayan her şeyden, herkesten ufaktan uzaklaşmak lazım. Bunu cesurca yapalım, son kertede pişman olacağımıza, zamanın kıymetini idrak edip acilen Hakk'a hicret edelim.

Her merhabanın aslında bizde bir götürüsü var. Bunu iyi irdeleyelim. Zaman yönetimi için telefon ve sosyal medya ile aramıza mesafe koymak lazım. Her an ulaşılabilir olmak hayatımızdan çok şey götürüyor, "uzletin yitirilişi" deniyor buna.

Şu an ufak çaplı panik haldeyim. Çünkü yazmak istiyorum, gitmek istiyorum, anlatmak, konuşmak istiyorum. Yetmiyor zaman. Zaman ver Allahım diyorum. Derdim bu. Allah ne kadar ömür verdi bilmiyorum. İçimde hep acaba yapabileceklerimi yetiştirebilecek miyim, sorusu var. Baht meselesi, bakalım neler kısmet olur..


Son olarak neler söylersiniz?

Planlı bir söyleşi değildi. Çok doğal ve samimi gelişti. Sözümü sakınmadım. İçimden geldiği gibi konuştum o yüzden çok keyif aldım. Söyleşiye gerçekten emek verdiğiniz ve beni de açacak güzel sorularla zenginleştirdiğiniz için çok teşekkürler.


Samimiyetiniz, doğallığınız için ben teşekkür ederim. Çok keyifli ve samimi bir söyleşiden ziyade sohbet havasında gelişti.


Röportaj: Aynur Karabulut



194 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör