Ara
  • Aynur Karabulut

SÜMENALTI EDİLEN KOMUTAN NUREDDİN ZENGİ... ALİ EMRE

Güncelleme tarihi: 2 May 2019

Tesbih taneleri gibi ayrı düşmüş mazlum İslam coğrafyamızda, olup bitenleri vakitsizlikten yok saymış ve yorgun olmaya koşullanan modern zamanların kayıtsız insanına; siyasal ve güncel eleştiriler yönelten gür sesli epik kişiliğinin yanı sıra, huzur, muhabbet ve iyiliğin kaynağını hatırlatan lirik kişiliği, dingin kalemi ile gönüllerde hoş bir seda bırakan, kendi toprağına ait hüzünlü ve umutlu bir öyküsü olan Şair&Yazar ALİ EMRE ile sümenaltı edilen, çok önemli bir kahramanı gün yüzüne çıkaran ödüllü romanı Nureddin Zengi üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.



Ali Emre kimdir?

1968’de Kastamonu’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. 1994’te Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde yüksek lisans eğitimini tamamladı. İstanbul’daki üniversite öğrenciliği sırasında, çeşitli gazete ve dergilerde yazmaya başladı. Öğrencileri ve arkadaşlarıyla dergiler çıkardı. Edebî inceleme ve denemelerin yanı sıra tarih, siyaset ve biyografi gibi çeşitli alanlarda da çalışmalar yaptı. Nureddin Zengi kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği 2017 Roman Ödülü’nü aldı. 2018’de ÖNDER tarafından “Yılın Edebiyatçısı” seçildi.

Yayımlanmış Kitapları:

Kıyamet Mevsimleri (Şiir – 1997)

Milyon Sesli Mızıka (Şiir – 2001)

Onarılmış Yas Bitiği (Şiir – 2008)

Yeryüzüne Dağılan (Şiir – 2012)

Şiirin Saçağı Altında (Eleştiri – 2014)

Şiirimizde Ortadoğu (İnceleme – 2016)

Meryem’in Yokluğunda (Şiir – 2017)

Nureddin Zengi (Roman – 2017)


Edebiyat ile ilgilenmeye, şiir yazmaya ne zaman başladınız?


İlkokulda sanırım. Kastamonu’da. Okuma sayesinde. İlkokul yıllarında, öğretmenlerim sesimi güzel bulurlardı ve bana şiir, yazı okuturlardı. Annem babam da okuma yazma bilmeyen insanlardı, bu yüzden okumamı çok isterlerdi. Evde onlara yüksek sesle şiirler, yazılar, mektuplar okurdum. Yaz tatillerinde ve hafta sonlarında çalışırdım, elime geçen parayla kitap alırdım. Zamanla bu okuma isteği, iştiyakı yazmaya da dönüştü. Liseye geldiğimde bazı yarışmalara katıldım, ödüller aldım. Ticaret Lisesi mezunu olmama rağmen, İstanbul’da bir edebiyat bölümünü tercih ettim.


İlk şiirinizi size yazdıran duygu neydi?


Kastamonu gazetesinin bir edebiyat eki vardı, 3-4 tane şiirim, liseyi bitirmek üzereyken orada yayımlanmıştı. Hatırladığım kadarıyla yoksulluk, anne sevgisi ve aşk temalarını işlemiştim.


Şiir ile direniş arasında bir bağ kurmalı mıyız?


Benim hayatım zorluklarla geçti, 80’li yıllar darbenin etkisi üzerinden atmaya çalıştığı yıllardı. Biz de bu süreç içerisinde sağa sola koştuk, yalpaladık. Üniversitede, son yıllarda; çevremizdeki Müslümanlardan, o canlı İslami birikim ve hareketlilikten etkilenerek İslami dünya görüşünü seçtim. İslami dünya görüşünde zaten bir direnç mevcut. Zorluğa, zorbalığa, emperyalizme, sömürüye karşı bir direniş görüşü hakim. Çeşitli eylemlere de 20’li yaşların başında katılmıştım. Edebiyata da bir şekilde yansıdı bu. Dönüp geriye baktığımda, şiirlerime, edebi eserlerime iki eksenin hâkim olduğu söylenebilir. İfrat ve tefrit olarak da görülebilir bu. Birincisi bir içrek ses vardır bende. Öznel, daha çok kendi kişisel duygu ve isteklerimi, beklentilerimi anlatan şiirlerdir bunlar. Bunlarda lirizm daha baskındır. Bir de daha çok dışa dönük, epik, destansı, sesi daha güçlü çıkan, belki ağlayarak, çırpınarak yumruk sıkarak, okunması gereken şiirlerim, yazılarım vardır. Zaten Şuara suresinde şairlerle ilgili olarak vurgulanan kaygıları, esasları da göz önünde bulundurduğumuzda; Müslüman bir edebiyatçının kirli ve tütsülü vadilerden uzak durması gerektiğini, insanları şaşkın şaşkın dolaştırmaktan, amaçsızca peşine takmaktan uzak durması gerektiğini, zulme, zorbalığa, haksızlıklara karşı direnmesi gerektiğini Kur’an-ı Kerimden de çıkarabiliriz. Tevhidin, hakkın, adaletin şahitliğini yapan bir duruşumuz, bir yaşayışımız olmalı. Küp ne ile dolmuşsa dışarıya onu sızdırır. Biz de bu tür duygu ve düşüncelerle hayatımızı şekillendirmeye çalıştığımız için, böyle yaşayan insanlar olduğumuz için, yeryüzüne, insanlık âlemine, doğaya, hayat içerisinde olup bitenlere böyle baktığımız için, elbette yazıp çizdiklerimize de bu tür şeyler yansımıştır. O yüzden tabii ki benim edebiyat görüşümde, yaklaşımımda dirençli bir taraf, mukavim bir damar, direngenliği ve tanıklığı öne çıkaran bir perspektif daima olmuştur.


Bir Müslümanın sanatla arası nasıl olmalı? Türkiye Müslümanlarını sanata, sanatçılara yaklaşımları açısından nasıl buluyorsunuz?


Bence bir şeyin kendisinden, kendi gerçekliğinden sonra en değerli, en kıymetli tarafı; onun sanatla anlatılmış biçimidir. Hatta bazen edebiyat, sanat o gerçeğin üstünü bile örter, onu geride bıraktığı bile olur. Asıl yitiğimizin düşünceyle, tefekkürle birlikte bu olduğunu düşünüyorum Bu konuda Müslümanlar tabii çok eksik, çok zayıf. İçerik ve biçim bakımından sanata nasıl bakmaları gerektiğini yeterince konuşmuş, tartmış, anlamlandırabilmiş değiller. Aynı zamanda, son dönemlere kadar, güzel ve etkili örneklerin, örnekliklerin ortaya konduğu da söylenemez. Müzikte, sinemada böyle; diğer sanat dallarında da böyle. 50 yıldır neredeyse Çağrı ve Ömer muhtar izliyoruz. Tiyatro alanında belki bir iki çırpınıştan öteye geçmeyen bir durumumuz söz konusu. Ben bu konularda da dilim döndüğünce, gücüm yettiğince, Müslümanların sanata bakış açısı ne olmalı, nasıl olmalı şeklinde yazıp çizmeye gayret ediyorum. Bazı kitaplarımda da bunlara değindim. Edebiyatçıların, sanatçıların İslami yapıları, çevreleri, öbekleri tedirgin eden uçuk, savruk, ilkesiz tutumlarından; bu yapı ve çevrelerin de sanata ve sanatçıya yönelik fazla mesafeli, kötüleyici, ilgisiz yaklaşımlarından kurtulmaları gerekiyor.


Bir şair olarak roman yazmaya neden, nasıl karar verdiniz? Ve neden bir Nureddin Zengi romanı yazma ihtiyacı duydunuz?


Maalesef kimse yazmadığı için, Nureddin Zengi’yi yazmaya karar verdim. Tarihi seviyorum, gençlik yıllarından beri tarihe düşkünlüğüm var. Kuran’ın kıssaları ile ilgili yıllarca çalışma yapmışımdır. Oradan gelen bir yakınlığım, yatkınlığım da söz konusudur ve aslında şair olarak tanınmama rağmen, ilginçtir ki kendimi hikayeye daha yatkın bulurum. Nureddin Zengi’yi önce bir biyografi kitabı olarak düşünmüştüm.

On ikinci yüzyılda yaşamış, Müslüman Şark’ın hem kılıcı, hem kalkanı, hem kandili olmuş, hayatın birçok ünitesini ayağı kaldırmış, kadın erkek hep birlikte gerçek bir İslam baharı oluşturmuş, kıymetli bir önder. Ortadoğu dediğimiz coğrafyada Frenklerin, Haçlıların küresel istilasına karşı mücadele başlatmış, 50'den fazla beldeyi onlardan geri almış, Kudüs'ü fethetmek isterken de vefat etmiş. Selahaddin’i yetiştirmiş bir insan. Böyle önemli bir yükselti. Fakat bizde ders kitaplarında bile bir iki satırlık bilgi mevcut değil. Bahaeddin Kök hocamızın İşaret Yayınlarından çıkan, Zengiler döneminde müesseselerle ilgili bir kitabı vardı. Önce o kitapta gördüm, etkilendim. Amin Maalofun “Arapların Gözünden Haçlı Seferleri” adlı çizgi filmi bile yapılan, dünyanın birçok diline çevrilen ünlü kitabında da Zengilere; Nureddin Zenginin babası imamuddin Zengi’ye ve kendisine önemli bir yer ayrıldığını gördüm ve kafa yormaya başladım. O dikkatle okudum bir süre, yerli yabancı ne kadar eser varsa onlara ulaşmaya gayret ettim. Türkçede; bir tek biyografi bile yoktu. Arapça, Fransızca eserlerden bulabildiğimi getirttim. 20 yıl önce başladım ben bu çalışmalara. Arap tarihçilerin bazı eserleri, Haçlı Seferleri ve Selahaddin ile ilgili bazı eserler Türkçeye çevrilince elim biraz daha rahatlamış oldu. 2017 Mayıs ayında neredeyse 200-250 sayfasını birkaç haftada yazarak romanda karar kılıp bu çalışmayı bitirmiş oldum. Umarım o büyük önderin tanınmasına biraz katkısı olur.


Bu kadar önemli bir komutan neden karanlık raflara terk edildi sizce? Neden unutuldu? Bir kasıt var mıydı?

Aslında Türkmen olmasına rağmen Türkiye’de fazla tanınmıyor. Araplarda, diğer Müslüman bölgelerde epeyce kitap yazılmış, haklarını yemeyelim. Suriye’de bu konuda çalışma yapan insanlar olmuş, Mısır'da olmuş. Çok ilginç Mısır’da, Pakistan’da bir kaç bölümlük Nurettin Zengi ile ilgili televizyon dizileri çekilmiş, belgesel çekimleri yapılmış. İbnü’l Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih adlı eseri ile ünlüdür. Zengilerle ilgili bir kitap da yazmış, onun sözü biraz da beni bu kitabı yazmaya itmiştir. “Daha önceki hükümdarların hayatını inceledim, büyük insanların hayatına baktım. Dört Halife ve Ömer Bin Abdülaziz hariç Nureddin Zengi dışında; daha adaletli, daha ahlaklı, daha erdemli birini görmedim.” diyor. Tabii bizim akademisyenlerin bu konuda uyuması biraz ilginç. Süreç içerisinde biraz da Selahaddin'in gölgesi altında kalmış. Selahaddin Eyyubi, Batı’da ortalama bir insan için Hz. Muhammed'den sonra bilinen ikinci Müslümandır. Fransa'da, Kanada'da, İsviçre'de, Belçika’da sokaktaki sıradan bir insan, Haçlı Seferleri vesilesiyle Hz. Muhammed (s) dışında Selahaddin'i bilir ve kızmasına rağmen onu takdir eder. Diğer isimler biraz gölgede kalmış.


Bugün; bu çağda, 12. yüzyıldaki kaosu başarılı bir şekilde yönetmiş, aşmış bir kahramanı bilmek neden önemli, bunun bize ne gibi katkıları olacaktır? Nureddin Zengi dönemi ve bizim dönemimiz arasındaki benzerlikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?


Hakikaten de birçok alanda hiçbir şey değişmemiş gibi. 12.yüzyıl, şu an 21.yüzyıldayız. Rakamları ters çevirelim, fazla bir değişiklik olmamış sanki. Ortadoğu denilen coğrafya, hem olumlulukları hem de olumsuzlukları açısından neredeyse aynı. Küresel bir istilaya girişen Frenkler geldiğinde, Ortadoğu’da Müslüman dünya nasılsa, üç aşağı beş yukarı yine böyleyiz. O dönemde onlar birdiler, birlikte olmayı önemsediler ve Batı’dan yola çıktılar. Müslüman dünyanın dağınıklığını gördüler, neredeyse her şehirde bir emîrlik ortaya çıkmıştı. Büyük Selçuklu devleti Melikşah’tan sonra yıpranmıştı. Mezhep kavgaları vardı, her şehirde bir vali, başına buyruk bir yönetim söz konusuydu. Müslümanların kılıçları ve dilleri de birbirlerini kesmekteydi. Böyle bir dağınıklık içerisinde Haçlılar süratle ilerleyebildiler ve 8-10 yıl içerisinde 4 tane büyük krallık, devlet kurdular. Bugün de hakikaten böyledir. Yani belki olumluluklarımız var, bir tür kültürel ve siyasal araf içerisinde olduğumuzu düşünüyorum ben. Bir eşiğe kadar gelmişiz ama ondan ileri, öteye geçebilmiş değiliz. Bugün de birçok yerde direniyoruz, şükürler olsun. Lakin Müslümanlar da hâlâ birtakım nedenlerle birbirini eleştirmeye, boğazlamaya devam ediyorlar. İşte Nureddin Zengi o dönemde bu birliğin reçetesini bulmuş insandır. O yüzden kıymetlidir. Reçeteyi bulmuş, o birliği iyi kötü sağlamış ve ilk kez Haçlılara, Frenklere karşı savunmadan hücuma geçebilmiş, kendisinden sonra gelenlere de böyle güzel bir miras bırakmıştır. Bugün de aslında bir Nureddin Zengi bekliyoruz. Nureddin Zengi benzeri insanların, o rüyaya baş koyan, can veren kadınların, erkeklerin özlemini yaşıyoruz.


Nureddin Zengi romanından sonra, Selahaddin Eyyubi ve Baybars romanları da gelecek sizden sanırım. Böyle bir planınız var mıydı baştan beri?


Bir bütün gibi, birbirinin devamı gibi düşünerek, arkadaşlarla başından beri bu şekilde konuşmuş, planlamıştık. “Ortadoğu'nun Üç Kaplanı” gibir bir tasarı... Şu anda zaten Selahaddin Eyyubi’yi yazıyorum. İnşallah bir yıl içerisinde onu yayınlamış olacağız. Kısmet olursa ondan sonra da Baybars'ı yazıp Ortadoğu üçlemesini bitirmiş olacağız.

İstanbul’un Frenkler tarafından işgal edildiği dördüncü haçlı seferi döneminde, Halepli bir kadın ve dört gencin arayış, tanıklık, hatırlamaları eşliğinde kurulan ve iç içe geçen iki anlatıyla ilerliyor romanınız. Okuyunca ister istemez binlerce Suriyeli/Halepli kadının yaşam mücadelesini düşünmemek imkânsız. İki çağ arasında; karşılaştırdığınızda eksiklik ve benzerlikler nelerdir?

Günümüz katliamlarını gördüğümde, duyduğumda üzülüyorum ben de elbette. Lokmaların boğazıma düğümlendiği birçok gelişmeyle sarsılıyorum. O yüzden ağlayarak, özdeşlik kurarak yazdığım parçalar vardır romanda. Siyasal göndermeler vardır. Eleştiriler vardır. Mesela Fatımilerden söz ederken bugünkü Mısır’la ilgili vurgular, betimlemeler de göze çarpar. Mursi devrildi, darbe yapıldı, emperyalizmin etkisiyle, işbirlikçi Sisi eliyle kan döküldü. Düşmanımız sevindirildi. Tarihi sürece döndüğümüzde; Fatımiler de o süreçte, Müslümanlarla bir olmak yerine, Haçlılarla bir olan, iş tutan insanlardı zaman zaman. Kitapta; Haşhaşiler, Hasan Sabah ekibi ile, Batınilerle ilgili ayrıntılar vardır. Bunları yazarken günümüzdeki IŞİD ile, Haşdi Şabi ve benzerleri ile ilgili kanaatlerin, eleştirilerin, öfkelerin etkisi olmuştur. Kudüs'te katledilen 70 bin insanla ilgili bölümler serpiştirmeye çalıştım Selma'nın ağzından, onun tanıklığı üzerinden. Bugün de birçok beldemizde, şehrimizde insanlar katlediliyor, enkazlar altında kalıyor. Biz bir zamanlar bütün insanlık için merhamet salıncakları kuran bir medeniyetin çocuklarıydık. Soframız herkese açıktı. İnci ve yakut parçaları şehirleri süsleyen, gündelik hayatı inşa edenkıymetli ve vefalı kızlarımız, iffetli kadınlarımız sofralar kurardı, iyiliği çoğaltırdı, dünyayı titreştiren güzellikler ortaya koyarlardı. Herkes o sofralardan, o güzellikler ve değerler bağından istifade ederdi. Ne yazık ki hem kendi hatalarımız, didişmelerimiz yüzünden hem de emperyalizmin, sömürünün oyunları yüzünden bunları kaybettik. Günümüzden bakarak yazdığım bölümler, enstantaneler romanda söz konusudur. Kitapta Nureddin Zengi’nin hayatı ve mücadelesiyle ilgili önemli yükseltilerin yanında, Haçlı istilalarıyla ilgili aktarımlara, Müslüman dünyanın parçalanmışlığına ve düşkünlüğüne ve başarıya giden mücadelelerini de görüyor, okuyoruz. Romanın anlatıcı, aktarıcı karakteri olan Selma da ayrı bir güzide elbette ve onun yaşadıkları da önemli, etkileyici.


Müslüman dünyanın hâlâ parçalanmışlığı, bir bütün olamamışlığı ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? Neden biz bir çatı altında toparlanamıyoruz?


Bir reçeteden söz ettik bu konuda. Doğal, basit görünen ama işlevsel, önemli şeyler üzerinde duruyor Nureddin de. Çünkü o da 28-29 yaşlarındayken sadece bir Halep emîri. Babası öldürüldüğünde kardeşi, ağabeyi Seyfettin Gazi Musul emîri oluyor. Kendisi de önce Halep'e hâkim olmakta bile zorlanıyor. Ama kendisine bir hedef belirleyerek sıkıntılar üzerine düşünmüş, bir güzergâh belirlemiş, bir çatı kurmuş. Dinin temel noktalarında, itikatta birlik sağlanması gerektiğini söylüyor. İkincisi devleti birleyelim, gücümüzü bir araya getirelim, birleştirelim diyor. Bugün güç bakımından çok parçalanmış durumdayız. Parçalanmışız, cetvellerle çizilmiş sınırlar, haritalar söz konusu, çok sayıda devlet, devletçik ortaya çıkmış ve hâlâ mikro milliyetçiliğin, ulus devlet anlayışının köpürtüldüğünü, bölünmelerin de hâlâ devam ettiğini bir şekilde görüyoruz. Nizamülmülk’ten sonra en çok medrese açan kişi aynı zamanda Nureddin. İlmi de canlandırıyor. 50 medreseyi bizzat yaptırmış, 50’ye yakın medreseyi de ihya etmiş, canlandırmış. Yani günümüzün dili ile söylersek entelektüel, ilmi çabaların da gelişmesini istiyor. Küçük kızlar için yetim mektepleri açtığını görüyoruz. Horasan ve Semerkant’tan kadın hocalar getirtiyor, onlara lojman türü binalar veriyor. Gitmesinler, burada ders yapsınlar, kadınlarımızı, kızlarımızı eğitsinler diyor. Hayatın birçok ünitesini ayaklandırmaya çalıştığını görüyoruz. Fikrî uyanışla birlikte gerçekleşiyor fiilî direniş. Birlik vurgulanıyor. Cihad, bir halk hareketine dönüşüyor zamanla. Selahaddin bunu daha da ileri götürüyor. Onun döneminde de Haçlılar dağılmış durumda. Başarıda müslümanların iyi kötü birleşmesinin ve aynı zamanda Frenkler bölük pörçük olmasının etkisi de var. Günümüzde nüfus da sorunlar da fazla elbette. Fakat küreselleşmenin, iletişimin yaygınlaşmasının getirdiği imkânlar, yeni alanlar da var. Ancak şunu unutmamalıyız ki müslüman dünyanın hiç değilse belli bir bölümünde bir birlik düşüncesi, bir kardeşlik iklimi oluşmazsa çok fazla adım atmak da mümkün olmaz. Bu çabayı, bu düşünceyi, bu cehdi her birimiz aklımızın bir köşesinde sımsıkı tutmalı ve onun gerçekleşmesi için gayret göstermeliyiz.


Kadınlar savaşlarda savaşın neresinde durmalı? Kadınların cihad konusu başta olmak üzere birçok konuda geri bırakıldığını, pasifleştirildiğini düşünüyor musunuz? Bunun sebepleri ve çözümleri noktasındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?


Kadınsız bir ümmet, yarım bir ümmettir, kadınsız bir toplum yarım bir toplum, kötürüm bir toplumdur. Hz. Muhammed (s) döneminde, aslında hayatın kadın erkek beraber inşa edildiğini görüyoruz. Ne yazık ki tarih bize bu konuda biraz cimri davranmış. Kadınlarla, genç kızlarla ilgili bilgilerie iğne ile kuyu kazarak, hadis kitaplarını, siyer kitaplarını neredeyse didik didik ederek ulaşabiliyoruz. Halbuki bizim tabiri caizse mektebimizin bânisi, kurucusu bir kadındır, Hz. Hatice’dir. İlk akademiyi evinde bizzat o kurmuştur, kocası Hz Muhammed (s) de Erkam'ın evinde bir mektep, bir enstitü açmıştır. 40'a yakın çınar gibi büyük insanı, delikanlıyı yetiştirmiştir. Aynı şekilde görüyoruz ki Hz. Hatice de kadınlar ve genç kızları eğitmiştir. Nureddin Zengi’nin eşi de Şam Emiri'nin kızı. Onunla evleniyor ve bu kadın hayırsever bir kadın. Maalesef bir veba salgınından vefat ediyor. Arkasından irili ufaklı onlarca han, camii, kervansaray bırakmış. Koşturan, gayret eden, eşinin derdini, rüyasını anlayan, ona ortak olan bir insan. Nureddin Zengi’nin kadınlar için mektepler, medreseler açtığını görüyoruz. Darülhadis diye bir bina kurduruyor, burada kadınların da yine hadis ve Kur’an dinleyebilmesi için eşinin isteği üzerine bölümler açıyor. Camilerde, çeşitli mabetlerde kadınların ibadet etmesi, sohbet etmesi için bölümler açtığını görüyoruz. Erkekler savaşa çıktıkları vakit, muhafız azaldığı vakit surlarda, şehir savunmasında iştirak eden ve nöbet tutan kadınlar var. O yiğitleri yetiştirenler de evdelerdeki kadınlar zaten. Şimdi bazı tarihlerde de kısmen bunun gösterilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bizim aslında hem uzak tarihimizde hem yakın tarihimizde kadın kahramanların demin de söyledik fazlasıyla bulunduğunu görüyoruz. Nene Hatun gibi düşünelim, Şerife Bacı gibi kağnısıyla cephane taşıyan, o esnada hayatını kaybeden fedakâr insanları görelim. Mısır direnişindeki kadınlardan yola çıkabiliriz. Esma Biltacı mesela veya yakın tarihte 15 Temmuz direnişine katılan kadınlar. Temmuz direnişinde kadınların çok etkili olduğunu görüyoruz, çok sayıda kadın şehidimiz, meydanlarda koşan kadınlarımız, tankların karşısına dikilen kadınlarımız var. Hatta kocalarına, kendi evlatlarına; “Sakın şehit olmadan eve gelmeyin.” diyen kadınlarımız, analarımız olmuştur bizim. Dünyanın hiçbir yerinde bunu göremezsiniz. Bugün de hayatın bir çok alanında bir mücadele, bir savaş var. Bu çabalar bütününde, bu savaşta, kendi ilke ve değerlerimiz gözetilerek, kadınlarımız, genç kızlarımız da yer almalı elbette.

Sessiz, çekingen, sakin, vakarlı duruşunuzun arkasında kocaman dalgalarıyla bir okyanus olduğunu Milyon Sesli Mızıka, Onarılmış Yas Bitiği gibi eserlerinizi okuyunca görebiliyoruz. Peki siz Ali Emre’yi kelimelerle ifade edecek olsaydınız bunlar hangi kelimeler olurdu?

İmdat kelimesini kullanabiliriz. Talebe diyebiliriz. Talebeliğim hiç bitmesin istiyorum, asıl olan okumaktır. Yazmak belki ikinci planda gelmektedir. Biraz da başkalarının yazmadığı konuları biz yazmak zorunda kalıyoruz. Allah bir ömür daha verseydi yine okurdum, okumayı çok seviyorum, gücüm yettiğince tanıklıkta bulunmayı çok seviyorum ve inşallah bu gökkubbe altında yolculuğumuzdan, içli, güzel bir avaz bırakarak ayrılırız.


İstanbul Ensarları hakkında neler düşünüyorsunuz? Eleştiri ve fikirlerinizi alabilir miyiz?


Allah için koşturan insanları, mazlumlar, mustazaflar, mahrumlar için koşturan herkesi seviyoruz. Bunu yeryüzünün, insanlığın bir tür vicdanı olarak da görüyorum. İstanbul Ensarları da bizim çevremizin, bizim mahallemizin bir tür bir vicdanı olarak görülebilir. Çabaları, koşturmaları ve yardımlarıyla mutlu oluyoruz, gurur duyuyoruz, gücümüz yettiğince katkıda bulunmaya çalışıyoruz.Türkiye yeryüzünde en çok iyilik yapan, zorda kalana, mahrum olana el uzatan en önemli ülke oldu deniyor. Bence bu, uzaya sekiz kere çıkmaktan daha önemli bir şey ve böyle ailelerin çocukları olduğumuz için, gücümüz yettiğince böyle çocuklar yetiştirdiğimiz, kardeşler edindiğimiz ve böyle insanların yanında olduğumuz için mutluyuz. Biz; bir zamanlar kedi köpek yüzünden, bir horozun başka bir tarlaya geçmesi yüzünden birbirini katleden, birbirini vuran bir toplumduk. Şimdi hiç umulmadık yerlerde, köylerde bile muhacirler için evler yapılıyor, sofralar kuruluyor, kavmiyetçilik bariyerleri ve sınırlar aşılarak, zorda kalan insanlara el uzatılıyor. Bu çok kıymetli bir şey. Benim annemin küpeleri Bosna'da, eşimin bilezikleri Çeçenistan'da. Liseyi yeni bitiren kızım harçlıkları ile adını bilmediğim Burkina Faso'da su kuyusu açıyor, Suriye’deki çabalara katılmaya çalışıyor arkadaşları ile birlikte. Bunlar çok değerli şeyler gerçekten, çok kıymetli çabalar. İçe kapanan, “yurtta sulh cihanda sulh” ezberlerine kafasını gömüp uyuyan, yakınındaki şehirden bile haberi olmayan toplumun çocuklarının, bu kadar büyük emekler sarf etmeleri, ki bazen, bizim de çorbamız evimizde zor kaynıyor, çünkü çok zengin bir toplum değiliz veya Müslümanların hepsinin Ebubekir gibi zengin olduğunu söylememiz mümkün değil, ama bu konuda fizik kurallarını bile altüst eden güzellikler yaşanıyor. Suriye'deki kardeşlerimize uzatılan el de aslında toplumumuzun her şekilde güzel bir sınav verdiğini gösteriyor. İstanbul Ensarları birkaç yıl içerisinde birkaç yüzyıla sığabilecek güzellikte işler yaptı bu bağlamda, çeşitli etkinliklere ve programlara imza attı, zor durumda kalan insanlara el uzattı. İstanbul'da bir iyilik ocağı, bir merhamet yuvası kurdu, göğsümüzü kabarttı, dualarımızı arttırdı. Biz de ailecek katkıda bulunmaya çalışıyoruz. İnşaallah bu çalışmalar devam eder. Zorda kalan insanlar için bu çaba içerisinde bulunan, bu çabayı örnekleyen kadın erkek bütün kardeşlerimize teşekkür ediyorum. Allah cehdinizi zayi etmesin, bereketlendirsin.


Son olarak bu röportajı toparlayacağını düşündüğünüz şiirlerinizden bir dize alabilir miyiz?


Bir dize değil de bir dörtlük olsun izninizle:

“Kalbim çok yoruldu, elim işlek değil, yeni başlıyor şiir

Gücüm yetse incittiğim her şeyi sırtımda gezdiririm

Hayretim sonsuz, takatim az, doyamadım şükretmeye

Yüksünmeyen sudan, bilge topraktan helallik dilerim”


RÖPORTAJ / AYNUR KARABULUT

İSTANBUL ENSARLARI DERGİSİ NİSAN 2018

98 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör