Ara
  • Aynur Karabulut

SURİYE ZİNDANLARINDA TUTSAK KADINLAR!.. - 3

Güncelleme tarihi: Şub 1

İnsan hakları, kadın hakları nerede, biz insan, kadın değil miyiz?

Esad rejiminin kadınlara ve çocuklara yönelik zulmüne insan hakları savunucularının sessiz kaldığını ve bu konuda adeta üç maymunu oynadığını görebiliyoruz. Suriye savaşı 10 yılı geride bıraktı. 10 kış, 10 yaz, 10 ilkbahar, 10 sonbahar… Yapılan zulüm karşısından atılan çığlıklar arşı deldi de insanoğlunun kulağından geçip vicdanına sesini duyuramadı. Arşı delen çığlıklar karşısında dünya hep sessiz kaldı. Genelde masum kardeşlerimizin ama özelde kız kardeşlerimizin hapishanelerde, işkence merkezlerinde kısılan sesini kim duyacak, kim yükseltecek!..

Kadınlar ve çocuklar hiçbir şekilde esir tutulmamalı, taraflarca herhangi bir şekilde pazarlık konusu ve unsuru yapılmamalıdır. İnsan hayatının, onurunun korunması, insani ölçüde temel prensiptir. Şartsız bir şekilde Suriye'de ki tutsakların, özellikle kadın ve çocukların özgürlüğüne kavuşturulması için bütün sivil toplum kuruluşlarını ses çıkarmaya davet ediyoruz. Nisva Derneğine gidip onlarla tanışabilir, dinleyebilir ve kendi çerçevenizde desteğinizi sunabilirsiniz. Unutmayalım ki; Suriyeliden çok bizim; bu sınavı nasıl verdiğimizdir önemli olan.

LARİN

Adım Larin 34 yaşındayım. Halep’ten geldim. Arap dili mezunuyum. 4 yıl önce Türk vatandaşlığı aldım. Savaş başladığında Şam’da üniversite okuyordum. Yürüyüşlerle başladı her şey. Demokratik ölçüde haklarımızı istemek için meydanlarda sadece yürüyüşlere katılıyor, slogan atıyorduk. Yürüyüşlerde her kesimden insanlar vardı. İsmaililer, Şiiler, Aleviler, Kürtler, Sünniler birçok insan vardı. Esad zulmüne artık dur diyen ve baş kaldıran binlerce insan. Çünkü Beşar Esad çok zalim bir adamdı.

Ailemin birçok ferdini sadece yürüyüşe katıldılar diye tutukladılar. 1980 yılından bu yana Beşar ve ailesinin zulümlerine maruz kalıyorduk. Hiçbir hakkımız yoktu. Alimlerimiz, önderlerimiz zulüm altındaydı. Onların istediği bir hayatın dışında bir hayatımız yoktu. Onların istediği kadarını biliyorduk, öğreniyorduk, okuyabiliyor ve dinleyebiliyorduk fazlasını değil.

Halk olarak her zaman patlamaya hazır bomba gibiydik. Yıllardır bu başkaldırıyı bekliyorduk. Sadece kendi aile, akraba ve mezhebinden olanlara yaşama hakkı vardı. Diğerleri sadece zulümlere maruz kalıyor, eziliyordu. İş bulamaz, kolay kolay okuyamazdık. Kendinden olmayan herkese cehennem hayatı yaşatırdı.

Bizim mahallede çok meşhur bir doktor vardı. Üniversitede ders veriyordu. O doktoru bir söyleminden dolayı tutukladılar. Göz altında her yerini delik deşik ederek öldürdüler. Sınıra attılar. İnsanlar doktor olduğunu anlayamadılar, tanıyamadılar. Sınırdan bulmuş gibi yaparak terör örgütü öldürdü diye açıkladılar.

Öncesinde ise Dera’da Hamza El Hatap diye 12 yaşında bir çocuğu tutuklayıp birçok işkence sonrası erkeklik cinsel organını kestiler. Bu duyulunca insanlar başta Dera’da olmak üzere sokağa yavaş yavaş çıkmaya başladı. Mısır ve Libya da bahar ayaklanmalarıyla başladı. İşte o zaman çocuklar onları taklit ederek sadece duvarlara “Hürriyet istiyoruz, özgürlük talep ediyoruz” diye yazmaya başladı. Bu çocukları okuldan alıp göz altında büyük işkenceler uyguladılar. Parmaklarını kestiler. Bir daha yazamayın böyle şeyler diye. İleri gelen aileler bu çocuklar için görüşme talep edip görüştü, “bu çocukları niye tutukladınız” diye sordular, “bu duvara yazılanlardan dolayı bize gelen emirleri uyguladık, bırakmayacağız” diye cevap aldılar. Buradan başlayarak giderek büyüdü sokağa çıkmalar, yürüyüş ve sloganlar. Sesler daha gür ve birçok yerden yükselmeye başladı.

Suriye’nin her bölgesine yayıldı bu ayaklanmalar. Haksızlığa sesimizi yükselttik. Sadece slogan eşliğinde yürüyorduk.

Peki sesi çıkardınız, yürüyüşler yaptınız sonra ne oldu?

Önce her sokakta, mahallede sadece gençler çıkıyordu sonra yaşlı, kadın, erkek, çocuk herkes çıkmaya başladı. Ben hala Şam’da olayların içerisindeydim. Ailem korktuğundan dolayı beni Halep’e geri çağırınca döndüm. Halep’e geldiğimde işte o doktorun cenazesi vardı. O cenazeyi arabada gördüğümde dayanamadım ve bağırmaya başladım. “Hem insanları öldürüyor hem siz yapmamış gibi cenaze düzenliyorsunuz. Tabutu açın insanlar zulmünüzü görsün” diye bağırdım. Caminin imamı ağzımı kapattı “bir şey söyleme seni öldürürler” dedi ve önünde durduğumuz binanın içine itti tutuklamasınlar, duymasınlar diye.

Ertesi gün cami imamı öldürülen doktorun eşine taziyeye gidelim başsağlığı dileyelim, yürüyüşle protesto edelim diye cemaate duyurdu. Biz Esad’ı protesto edecek sloganlarla yürüyüş için sokaklara çıktık. Hemen Esad taraftarları da çıktı. Kameraları getirdiler, bizi videoya çektiler. Ve dünyaya Esad’ı destekleyenler olarak servis ettiler. Oysa biz protesto ediyorduk. Doktorun hesabını sormak için çıkmıştık sokaklara.

15 yaşında ki erkek kardeşimi o yürüyüşlerde tutukladılar. 1 hafta kaldı. Annem iyi bir öğretmendi. Halep’te birçok büyük sorumluların çocuklarını okutmuştu. O yüzden tanıdığı herkesi arayarak görüştü ve bir hafta da kardeşimi çıkardı. Vücudunun her yerinde sigara söndürmüşlerdi. Çok dövmüşlerdi. Kardeşimi öyle görünce sessiz kalmamaya karar verdim. Ve bütün yürüyüşlere çıktım. Yürüyüşlere önce 10, 100 ve sonra binlerce kişi katıldı.

Her gün onlarca şehit vermeye başladık. Şehitlerimizi asla bize vermezlerdi. Onlar alırdı cenazeyi. Bu cenazeyi vermek için bir akrabasını tutuklamaları gerekiyordu. Hiç orta yol bulmaya yanaşmadılar. 4 ay sürdü bu yürüyüşler. İlk kez 22 Haziran 2012 de tutuklandım. Üç şehit vardı onlar için cenaze yapıyor, yürüyüş düzenliyorduk. Bu yürüyüşlere hep katılıyordum. Annem, kardeşlerim de vardı. Annem elektrik için kullandığımız bir boru vardı bir şey olursa kendimizi savunalım diye bize de vermişti.

Bu şehitlerden bir tanesi 14 yaşındaydı. Annesi oğlu öldürülünce aklını yitirdi. Ailenin tek oğluydu. Bütün mahalle çok üzüldük ve protestolara katıldık. Yürüyüşe katılan herkesi rejim takibe alıyordu. Bizi de takibe almış. O yürüyüşte aramıza ses bombası attılar. Patlayınca herkes bir yere dağıldı. Kargaşa çıktı. Herkes koşturunca ben ve kız kardeşlerim rejim arabasının önünde kaldık çünkü o güne kadar hiç kadın tutuklanmıştı. İlk kez Dera’da o yürüyüşle kadınlar tutuklanmaya başladı. İnsanlar şok oldu çünkü asla böyle bir şey olamazdı. Kadınlara el sürülemez, tutuklanamazdı. Halk buna asla inanamadı. Çünkü bu çok büyük ayıptı, günahtı. Oysa ki bizim orada kadınlar geçse erkekler başını önüne eğer, yol verir, geçmesini beklerdi. O yüzden kadınları tutuklayabilecekleri asla aklımıza gelmezdi.

Bizi almayacaklarını düşünerek kargaşa arasında kalmayalım diye rejim askeri aracının önünde durduk. Çok büyük bir kargaşa çıkmıştı. Durduğumuz yerde donup kaldık o an en güvenli yer o arabanın yanı gibi geldiği için ilerlemedik, kaçmadık durduk. Ben, kız kardeşim ve 14 yaşında ki kız arkadaşımızla ne yapacağımızı şaşırmıştık. O sırada Esad destekçileri bu kızlar size karşı yürüyor deyince bütün gözler bize çevrildi. Sokaklar kapalı gidecek yer yoktu. Cami hocası önümüze çıktı kızları bırakın deyince onu yere atarak tekmelediler. Ve bizim etrafımızı sardılar. Korkuyorduk.

Kardeşimi mi, 14 yaşında ki kız çocuğunu mu? Kimi kurtaracağımı şaşırdım ve gidecek, kaçacak hiçbir yer olmadığı için kaçmaya yeltenmedik. Bizi tutup arabaya aldılar. Arabanın içinde elimizde ki elektrik borularını ve benim cep telefonumla çaktırmadan arkadaşımı arayıp hızlıca anneme haber ver dediğimi fark edince çok dövdüler.

Önce karakola götürdüler. Başörtümü çektiler, açtılar. Bu bizim orası için olabilecek bir şey değildi. Ben onlara bağırmaya başladım. “Ben Suriyeli bir kızım. İsrail’in, düşmanın kızı değilim, sizin kızınızım, bize neden böyle yapıyorsunuz” dedim. Bize çok işkence ettiler. 3 gün karakolda tuttuktan sonra hapishaneye götürdüler. Ardından Emniyete götürdüler sonra yargılamak için mahkemeye çıkardılar. Bu ilk tutuklamada 7 gün kaldım. 22 Haziran da girdim 29 haziranda çıktım.

Çıktığımda mahallede üç doktorun cenazesi vardı, o doktorları öldürüp, yakıp küllerini bir kutuya koymuşlardı. Bu kutuları ailelerine götürüp bak bu sizin oğlunuz diyerek teslim etmişler. Bunlara şahit olunca her şeye rağmen susmayacağım, bu zulme ses çıkaracağım diyerek vücudumun her yerinde yara olmasına, yüzüm gözüm şiş, her yerim morarmasına rağmen bu zulme sessiz kalmamak adına tekrar yürüyüşlere çıktım. Annem çok korkmuştu, çıkmayın diyordu ama bu doktorlardan bir tanesi annemin öğrencisiydi. Bu öğrencinin annesi evlere temizliğe giderek oğlunu okutmuş, doktor yapmıştı. O doktoru yakıp küllerini götürdüler. Buna sessiz kalamazdım. Bu doktor sadece yaralıları tedavi ediyordu.

Artık korkmuyor yürüyüşlere çıkmaya devam ediyorduk. Binlerce insan sokaktaydık. Sadece slogan atıyor, yaşadığımız onca zulme rağmen biteceğini, bir orta yol bulunacağını düşünüyorduk. Savaş uçakları aralıksız sadece yürüyen sivil insanların üzerine bomba yağdırmaya başlamıştı. Evimizi bırakıp o mahalleden uzaklaşmak zorunda kaldık çünkü bombalar durmuyordu. Evimize bazen girip bir şeyler almak için kontrol noktalarından izin istiyorduk. İzin almadan evlerimize girip evraklarımızı, eşyalarımızı alamıyorduk. İzin vermek için genç kızlarla beraber eve gitmeyi teklif ederlerdi. Kızları kirletmek niyetindelerdi. Ancak onun karşılığında evinizden eşya veya evrak alabilirdiniz. “Evine girmek için önce istediğimi ver sonra senin istediğini ben veririm” derlerdi. Annem çevresi olduğu için onlara karşı çıkabiliyor, sesini yükseltebiliyordu. Annem ve eniştem eve girerek evrakları aldılar. O evrakları aldıktan sonra başka mahalleye gidebilmiştik. Yeni evlenen kız kardeşimin ve eniştemin evinde kalıyorduk. Yemek pişirir gizlice özgür askerlere verirdik.

Kız kardeşim hemşireydi. Yaralıları gönüllü olarak tedavi ediyordu. Elimizden geldiğince ülkemizin, mahallemizin yaralarını sarmaya çalışıyorduk. Kaçmadık. Sonuna kadar durduk. Hastaneye bomba düştü. Elektrikleri, gazı kestiler. Gıda yoktu. Ekmek yoktu. Su yoktu. Olan ekmek raptası 5 TL ise 5 Milyona satarlardı. Ortam biraz durulunca tekrar kendi evimize geçtik. O durulma anında normalleşeceğimizi düşünmüştük. Öyle olmadı.

Ben Halep’e dönmeden önce Şam’da paralı üniversitede okuyordum. Son sınavıma girmem gerekiyordu ama Şam’a gidemeyip Halep’te gireceğim için önce para vermem gerekiyordu. İş yok, para yok o yüzden o dönemde sınav parası yatıramazdım. Abim savaştan önce ülke dışına çalışmak için çıkmıştı. O sınav için abim bana para gönderdi. Sınavıma girdim, çok güzel geçmişti ve nihayet mezun olacaktım.

O gün arkadaşlarla giyindik, süslendik kendi aramızda bir şeyler yapacaktık. Çünkü mezun olmuştuk. Gerginlik vardı ama ortalık durulmuş bir şey olabileceğini hiç düşünmüyorduk. Kontrol noktasına geldiğimizde kimliğimi istediler. Kimlik kontrolü yaptılar. O sırada kız kardeşim bize doğru geliyordu ona işaret ettim ben buradayım diye. Merve gelince asker dalga geçerek “hoş geldin Merve” dedi ve onu tutuklamak istediler. Kardeşim Merve hemşire olup gönüllü olarak yaralılara yardımcı olduğu için daha önce 2 defa tutuklanmıştı. Bu sefer alamazlardı, müsaade etmeyecektim ve kardeşime sarıldım “alamazsınız” dedim. İkimize sert davranarak arabanın içine attılar. Ben anneme güveniyordum birkaç güne çıkarız diyordum. Ama bu sefer öyle olmadı 17 Nisan 2014 de aldılar 23 Temmuz 2014 de çıktım. 100 gün kaldım. Ben hep birkaç güne annem çıkarır diyordum. Ama çıkaramadı.

Kardeşimle ayrı ayrı yerlere koydular. Taktığım tüm takıları, küpemi çekerek, kulağımı yırtarak aldılar, hala izleri var. 1 metreye 2 metre bir hücreydi. 7 bayandık bu hücrede. 82 yaşında kadın da 17 yaşında kızlar da vardı. Ben dizimi karnıma çektim kollarımı bağladım öylece oturdum. Kendimi saklamaya, korumaya çalışıyordum. 7 kişi böyle oturuyorduk. 92 gün boyunca orada 7, 8, 10 kız olurduk. Birileri gider yenileri gelirdi. Hiç 5 kişinin altına düşmezdik.

Hem çocuk hem genç erkeklere işkence yaparlardı. Üzerlerinde sadece alt iç giyimleri vardı. Bize izletiyorlardı. Pişmemiş yemek verirlerdi. Önce tuvaletin önünde 15 dakika bekletirlerdi üzerine böcekler gelirdi sonra bize getirirlerdi. Erkek koğuşu, kadın koğuşu, tuvalet, sorgu odası, idari bölüm vardı o katta. Bütün işkenceye girenlerin sesini herkes duyuyordu. 3 ay hiç banyo yapmadık. Vücudumuz yara oldu. Kaşıntıdan kanıyordu.

Beni ilk sorguya aldıklarında gözlerim kapalı ellerim kelepçeliydi. Önce kız kardeşimi aldılar 1 saat kaldı. Ben makyajlı, süslü giyinmiştim. Yanımda ki kıza annem bizi alır çok kalmayız diyordum ki kız kardeşim işkenceden çıktı. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Sürüyerek her yeri kan içindeydi diğer koğuşa götürdüler. Sesini, hırlar gibi nefesini duyuyordum. Beni çağırdılar, üstümü başımı saklayıp toparlamaya başladım. Gel gel böyle gel dediler. Bana taktıkları göz bandı kız kardeşimin gözyaşları ile ıslanmıştı. Sırılsıklamdı.

Elinde bir kırbaç vardı. Bu kırbaç üç başlıydı. Bir başında jilet gibi şeyler vardı, bir başında dikenler vardı, diğer başında ıslak deri vardı. Bir darbede üç farklı yara açıyordu. Hayatımda böyle acı duymadım. Kırbacı çektikçe etimin koptuğunu hissediyordum. Sırtım kan içindeydi. Gözüm kapalı, ellerim kelepçeliydi. Kendi acımı mı düşüneyim kız kardeşimin göz yaşları ile ıslanan bantlarda kız kardeşime ne yaptılar acaba diye mi düşüneyim. Bana taktıkları kelepçe sıcaktı. Kardeşimin bileğinin sıcaklığı, kardeşimin teriyle ıslanmıştı. Kendi acımı unuttum sadece onu düşündüm. Bana böyle yapanlar ona ne yaptılar acaba diye düşünmekten kafayı yiyecektim. İşkence de bayılmışım.

O kırbaçların sırtımda açtığı yarayı, acıyı anlatmam imkânsız. Abimin bana sınav için gönderdiği parayı özgür orduya verdin diye suçluyorlardı. Bilinçli olarak bize tutuklu erkek gençlerin odasının önünde işkence yaparlardı. Benden sonra tutuklanmış erkeklerden birinin eşine işkence etiler. Eşinin çığlıkları karşısında eşi bağırıyordu “eşimi bırakın ne olur bırakın” diye bağırıyordu. En son Allahu Ekber deyip şehadet getirdiğini duyduk. Onu öldürdüler. 100 gün kaldım. Her gün farklı işkencelere maruz kalıyorduk.

Günde sadece 3 defa tuvalete girebiliyorduk. Tuvalete giderken 10’a kadar sayıyorlardı. 7 bayan 10’a kadar işimizi bitirip çıkmamız gerekiyordu. Çıkmazsak saçımızdan çekip sürükleyerek döve döve çıkarırlardı. Yine bir gün sorgu da beni havaya fırlatıp kafamı tavana vurdu sorguda ki asker, sersemlemiştim, kafam şişmişti. Orada ki askerler çok büyüktü. Uzun boylu, kilolu, güçlü, acımasız. Yere düşüncede ayağıyla sırtıma bastı bayılmışım. Ben bayıldığımda öldü, poşete koyun ölülerin odasına atın dediler. Sesleri duyuyordum kendimde değildim. Hareket edemiyordum. Beni battaniyeye koyup götürdüler, merdivenlerde inerken kafam merdivene çarpmıştı. Kanamıştı. Orda sesim çıkınca yaşadığımı anladılar.

Çok kan kaybedince annemin öğretmen olduğunu bildikleri için hastaneye götürdüler. Annem peşini bırakmayacaktı çünkü. Sadece su içebiliyordum. Hemşire su getiriyordu asker silahla su sürahisini vurdu “su içmeyecek bu kadar yeter” dedi. Kolumda serum vardı, saçımdan tutup, serumu kolumdan çekip, fırlattı. Tekrar kaldığım koğuşa getirdi. O günden sonra sırtımda fıtıklar oluştu hala devam ediyor sıkıntılarım. Ayaklarım üstüne basamadım. 12 gün boyunca arkadaşlar beni tuvalete götürüyordu. 12 gün hayalet gibiydim. Kendimde değildim çoğu zaman. Ateşim çok yüksekti. Kardeşimle hep ayrıydık. 12 gün ölü gibiydim. Yüzüm artık tanınmıyordu. Annem bile tanıyamazdı. Bir suçum yoktu. Sadece o paradan dolayı suçlu görüyorlardı.

Bu süreçte ne hissettin, seni ayakta tutan ne oldu, umudunu nasıl korudun?

Sadece kız kardeşimi düşündüm. Beni hayatta tutan tek şeydi. Her gün işkence vardı. Psikolojik olarak uygulanan işkenceler çok daha zordu. Kız kardeşimin çığlıklarını duyuyordum, ağlamasını, nefes alışverişini ama göremiyordum. Canı çok acıyordu ve ben bir şey yapamıyordum en acısı bu psikolojik işkenceydi.

Çocuklar, gençler vardı. Biz Allaha sığınıyorduk. Tekbir getiriyorduk. Onlar bize yaptıklarından dolayı seviniyor, iğrenç kahkahalar atıyor, hiç acımıyorlardı. Kapılar kapanır hiç açılmazdı ve hep karanlıktaydık. O kadar dövdüler ki gözlerime kan inmiş, açılmıyor, zar zor aralıyordum.

En kötüsü ve utanç verici olanı ise bayanlar olarak regl olduğumuz zamanlardı. Aylık regl zamanımızda bezlerimiz yoktu. Koğuşun bir köşesinde bir leğen vardı. Diğerleri gözünü kapatırdı, affedersiniz o pislik içinde o leğende işimizi görüyorduk. Sonra o leğeni yıkardık 10’a kadar saydıkları tuvalet sırasında. Nasıl yıkadığımızı siz düşünün sadece çalkalıyorduk ve sonra ona su koyup içerdik, su bitince tuvaletimizi yapardık ve su içmek için tekrar kullanırdık. Bunun gibi yüzlerce kötü ve onur kırıcı işkenceye maruz kaldık.

Bunu yapan bizim milletimiz başkası değil. Oraya bir kadın getirdiler. 82 yaşında kalp ve şeker hastası bir kadın. Yürüyemiyordu. Takma dişleri vardı. Eşiyle beraber almışlardı. Kocası 85 yaşındaydı. Lavaboya gittiğinde 10’a kadar dönemezdi. Yetişmiyordu. Tuvalete lavaboya dişleri düştü. Yıkamak için yalvardı. Hayır şimdi buradan alıp ağzına alacaksın dediler. Yaşlı kadın direndikçe taciz ettiler. O pis halde o dişleri alıp takmak zorunda kaldı. Kimseye acımıyorlardı. Yaşlı, genç, kadın, erkek, çocuk, hamile, hasta. Herkese çok acımasızdılar. Tutsak olan herkesi ğrenç işkencelere maruz bıraktılar.

100 gün 100 yıl gibiydi. Yargılama için Şam’a götürdüler. İdam ile yargılandık. Serbest kalmamız için ya annem 5 milyon Suriye parası verecekti ya da idam olacaktık. Araya mahallenin önde gelenleri ve annemin tanıdıkları girdi pazarlık yaptılar. Ben ve kız kardeşim için 3 milyona anlaştılar. Ailem bu parayı vermeyi kabul edince idam olmadan hapisten kurtulabildik.

İçeride aynı hücrede kaldığım tutsak kadınlar sesimizi duyur, lütfen sesimiz ol. Senin annen sesini duyurur, seni çıkarır. Bizim kimsemiz yok, lütfen sesimizi duyur, bizi kurtar diyorlardı. Bizim gibi çok fazla kadın var içeride. Hala içerideler. Ben çıktıktan sonra 15 Eylül 2014 de özgür askerler bizi buraya kaçırdılar. Çünkü bizi tekrar alacaklardı. İki gün İdlib’de kaldım ve sonra buraya kaçtım. Orada kalsaydım parayı aldıktan sonra bizi tekrar alıp idam edeceklerdi.

En büyük korkun ne oldu bu süreçte?

Her gün, bugün yarın tecavüz edecekler diye korkuyla yaşadım. Çünkü bununla tehdit ediliyorduk. Bunun olmasından çok korktum. Allah’a bunun olmaması için yalvardım.

Şimdi bu dernekte bir amaç edindiniz bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Bizim amacımız bu kadınların sesini duyurmak. Bu sesi duyurmak için daha önce tutuklanıp buraya gelmeyi başarmış kadınlar olarak bir araya geldik. Buradaki bütün kadınlar bu acılara maruz kaldı. Tutuklu kadınların bir araya gelerek kurdukları bir derneğimiz var artık. NİSVA ADALET, EĞİTİM VE YARDIMLAŞMA DERNEĞİ Şubat 2020 yılında resmen kuruldu. 7 kişiyle kuruldu şu an 75 aile oldu. Bizim bir davamız var. İçerde tutuklu kadınların sesi olmak. Onların özgürlüğüne kavuşması için çalışıyoruz. İlk işimiz bu derneği resmileştirmekti bunu başardık. Diğer ailelerin bize ulaşmasını sağladık. Bir araya gelmeyi başardık. Bu dernekte amacımız;

* Genelde bütün kadınların özelde mağdur ve tutuklu kadınların savunma haklarını geliştirmek

* Suriyeli kadınların statüsünü iyileştirmek, çalıntı haklarını eski haline getirmek ve ekonomik, sosyal, politik, kültürel hayata katılmalarına destek olmak

* Genel olarak Suriyeli kadınların özelde hayatta kalanlar, tutukluların davasını geliştirecek kadın derneklerin statüsünü yükseltmek

* Özgürlük, adalet ve eşitlik değerleri doğrultusunda, yaşadığı zor koşullar ışığında yerinden edilmiş Suriye toplumunun birlik, dayanışma ve güvenliğini teşvik etmek

* Suriyeli kadın hakları ihlallerinden kişi ve kurumları sorumlu tutmada uluslararası yargıyı harekete geçirmek

* NİSVA yerel veya bölgesel organizasyonlardan bağımsız, kâr gütmeyen bir sivil toplum kuruluşudur.

* Her türlü sömürü ve ayrımcılıkta kadınların davasını ve kurtuluşunu savunan önde gelen sivil toplum kuruluşu olmayı hedefliyoruz

Bu dernekte stratejik hedefler de belirledik;

* Suriyeli kadın tutuklulara ve öldürülen kadın konusuna dikkat çekmek için uluslararası arenada tam destek sağlamak

* Suriyeli kadın ve çocukların haklarını uluslararası gündeme taşımak

* Sağlık, tedavi ve yardım hizmetleri sunarak şehit ve yoksul ailelere destek olmayı planlıyoruz

Son olarak neler söylemek istersin?

İnsan hakları, kadın hakları nerede, biz insan, kadın değil miyiz? Kadınlara yumuşak davranın diyen bir peygamberin ümmeti değil miydik? Kardeş değil miydik? O işkencelerden kurtulup buraya sığındıktan sonra da bitmedi psikolojik baskılar. Çünkü Suriyeliydik ve tutuklanmıştık. O yüzden kimse kabul etmiyordu. Burada da çok fazla zulüm gördük. Dışlandık. Sizden ricamız lütfen sesimizi duyurun. İçerde yüzlerce kız kardeşimiz var onları kurtarın. Sesimiz olduğunuz, bizi dışlamadan, yargılamadan dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Samimiyetinizi hissettik. Şahit olduğum bir olayı anlatarak bitirmek istiyorum. Belki biraz da olsa bizi anlarsınız diye.

1 metrelik hücrede 7 kadın kalıyorduk. Bazen 8, 9, 10 kişi oluyordu. Dizimizi karnımıza doğru çekip kolumuzu dizimize sararak oturuyorduk. Aramızda hamile bir kadın vardı. 11 yıl çocuğu olmamıştı ve tüp bebek yöntemi ile hamile kalmıştı. Azez bölgesi taraflarında oturuyordu. Orası Türkiye sınırına yakın olduğu için Esad’ı destekleyenler ve şebbihaları oradan gelenleri sevmiyor hep suçlu görüyordu. Türkiye’ye casusluk ettiklerini düşünüyorlardı.

Bu kadının olduğu yerde hastane yoktu askeri kontrol noktasından hastaneye gitmesi 1 saat sürerken oradan geçmez de dağlık bölgelerden geçerse 9-10 saat sürecekti. Kadının sancıları başlayınca mecburen askeri noktaya yönelmişler. Siz casussunuz Azez tarafından geliyorsunuz diyerek tutuklamışlar. Adam yalvarmış karım hamile sancıları başladı diye ama dinlememişler, orada adamı öldürmüşler.

Hamile kadını bizim olduğumuz yere getirdiler, kanaması başlamıştı. Onu alıp; erkek, kadın hücrelerinin, sorgu odasının, tuvalet ve banyolarının kapılarının açıldığı holde yere yatırdılar. Kadın çığlık çığlığa bağırıyordu. Çığlıkları kulaklarımızı sağır edecek derecede acıyla doluydu. Karnına basa basa doğurttular. Kime casusluk ediyorsun söyle diye bağırıyorlardı. Biz yapmayın diye bağırıyor, yalvarıyorduk. Bebeğin ağlama sesi geldi. Sonra birden sesi kesildi. Yeni doğan bebeğin boynunu çevirerek öldürdüler...

Ne kadının ne bebeğin sesi bir daha gelmedi... Holden şebbihaların ve askerlerin iğrenç kahkahaları yükseliyordu... Biz ağlıyor ve sadece Allah'a yalvarıyorduk sadece ona sığınıyorduk. Henüz yeni doğmuş sabiye bunu yapanlar bize ne yapar dedim. İşte o zaman Müslüman kardeşlerimizin olmadığına inandım ve Allah'tan başka kimsemizin olmadığına bir kez daha iman ettim. Bizi, namusumuzu, yeni doğan bebeklerimizle bir zalimin vicdanına, ellerine bırakan bütün Müslüman kardeşlerimden huzuru mahşerde davacı olacağım and olsun.

VAFA

İngilizce öğretmeniyim. 50 yaşındayım. 6 yıldır Türkiye’deyim. Türk vatandaşlığı aldım. İki kızımla ve bir oğlumla burada yaşıyorum. Oğlum 1 hafta oldu geleli. İlk geldiğimde getirememiştim. Şam’da 15 yıl öğretmenlik yaptım.

Savaş sırasında Unıcef aracılığıyla gönüllü öğretmenlik yapmaya devam ettim. Savaş öncesi ekonomik ve sosyal hayatım çok iyiydi. Evim, arabam, param vardı. Her açıdan rahat bir yaşantımız vardı. İstediğimiz her şeyi alabiliyor, yapabiliyorduk. Çok mutluyduk. 2014 yılı ocak ayında hiçbir suçum yokken beni okuldan aldılar. Biri beni çocuklara siyaset anlatıyor diyerek ihbar etmiş.

235 Numaralı istihbarat servisine götürdüler. 3 ay kaldım. Aldıkları Çarşamba gününden cuma günü saat altı buçuğa kadar hücrede oturdum. Hiçbir şey sormadılar, gelmediler. Sadece tuvalete gitmek için kapı açılıyordu. Korkuyordum. Ne olacağını ve ne için getirildiğimi bilmiyordum. Derin bir sessizlik ve karanlıkta bekliyordum.

Cuma akşam üstü bir kadın geldi. Beni lavaboya götürdü. Üstümde ne varsa çıkarmamı istedi. İç çamaşırım dahil çıkarttılar. Elle her yerimi aradılar. Hücreye götürdüler. Bu hücrede başka kadınlarda vardı. Erkeklere yapılan işkenceleri ve korkunç sesleri o hücrede duymaya başladım.

Şubat ayına girdiğimiz için çok soğuktu. O soğuğu tarif edemem. Soğuktan her yerim acıyordu. Günde sadece üç defa tuvalete gitme iznimiz vardı. 10’a kadar sayıyorlardı. 10 dediğinde işini bitirip dönmüş olman gerekiyordu. Bu hücrede 80 yaşında şeker hastası bir kadın vardı. Tuvalete gitmek için yalvardı, asla izin vermediler ve altına yapmasını izlediler. Sürekli onur kırıcı psikolojik işkencelere maruz kalıyorduk.

Tuvalete giderken öldürülmüş erkeklerin arasından geçiyorduk. Ceset kokuları sarmıştı her yeri. Hücremizde işkenceden bir kadın aklını yitirdi. Gözlerimizin önünde delirmesini izledik. Hücrede kendi kendine olmayan kişilerle konuşuyordu. O kadar Esad diyorlar ki işkence sırasında hücrelerinize kadar işliyor. Tecavüz, küfür sonrası deliren bu kadının aklında kalan tek şey Esad idi.

Başka bir kadını, getirdikleri araba lastiklerinin içine sıkıştırdılar o kadın içindeyken kadını döve döve tekerleği bayıltana kadar yuvarlıyorlardı. Ölen adam üç gün yerde holde duruyordu, tuvalete gidip gelince yanından geçiyorduk. İğrenç bir koku sarmıştı her yeri. Psikolojik işkencelere bilinçli olarak maruz bırakıyorlardı. 6 ay içerde kaldım. 3 ay sorguda 3 ay hapishanede mahkeme bekleyerek geçti.

Mahkemeye çıkarılarak hapishaneden çıktım ama dosyamı kapatmadılar. İşimden etiler, adıma olan bütün emlaklarıma el koydular, şehir dışına çıkmamı yasakladılar. 1 sene bu şekilde Suriye de yaşadım. Çıktıktan sonra 2 defa daha sorguya alıp aynı gün bıraktılar. Sürekli bir gözdağı veriliyordu. Bu gözdağı vermeleri artınca Türkiye’ye gelmeye karar verdim. Çünkü artık bana rahat vermeyeceklerini anlamıştım. 14 ve 8 yaşında kızlarımla kaçak yollarla Türkiye’ye geldim. Oğlum Şam’da okuyor ve eşim gelmek istemiyor diye onları getiremedim. Şimdi bir hafta oldu oğlumu getirebildim. Yıllar oldu oğlumu görmemiştim. Büyüdüğünü izleyemedim. Sevdiği yemekleri pişiremedim. Bir haftadır hasret gideriyoruz çok şükür.

Bir öğretmen olarak yaşadıklarınız size ne öğretti?

Kadınlar hangi ülke de olursa olsun okusun, bir mesleği olsun. Kendini geliştirsin, haklarını bilsin, kendini savunabilsin. Kendinizi her açıdan geliştirin. Yaşadığınız ülkede haklarınızı öğrenin. Kendinizi savunacak kanalları araştırın. Olası durumlar için kendinizi hazırlayın. Mutlaka bir B planınız olsun. Bazen en sevdiklerinizi bırakmak pahasına vazgeçmesini, bırakmasını bilin. Suriye’den kaçmadık hiçbir alternatifimiz olmadığı için bırakmak zorunda kaldık. Ben eşim ve oğlumdan vazgeçmek, onları bırakmak zorunda kaldım. Kalsaydım çok kötü şeyler olacaktı gözaltında.

Sizce Suriye neden bu durumda?

Sivil olarak demokratik bir hayat yaşama isteği en doğal hakkımızdı. Esad’ı biz seçmedik. Babasından devraldı. Yıllarca böyle devam etti. Esad’a halk 10 yıl şans verdi. Babasının yolundan gitmeyeceğine inandı. Ama beklediği gibi olmadı. Çaresiz kalan halk sokaklara çıkınca Esad uzlaşmak için hiç çabalamadı. İlk yaptığı şey sokağa çıkan insanları öldürmek oldu. Ülkemizde çok farklı kültür ve mezhep bulunuyor bu sebeple iç karışıklık çıkınca her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Birlik olamadık. Zulümlere sessiz kalamayan halkın içine provokasyon yapan kişiler de katıldı. Suriyeli dışında her milletten içeri sızanlar ve destek, cihat adına daha çok karıştıranlar oldu.

Hapishanede ki bütün tutukluların kurtulmasını istiyoruz. 2011 yılından beri süren bir savaşın içindeyiz. Her yerden dışlanıyoruz. Yeter artık. Milyonlarca insan öldü, evsiz, yurtsuz kaldı. Herkesin hayatı yerle bir oldu. Artık orta bir yol bulunsun. Ben kadın olarak hayatımı kaybettim. Eşimi, evimi, çocuklarımı, yaşamımı kaybettim. Artık Suriye’ye barış gelsin. Savaş bitsin. Esad gitmeden cezaevinden herkes çıkarılsın çünkü tutsaklar çıkarılmadan Esad giderse o cezaevinde olanlar asla kurtulamaz.

Şimdi nasılsın?

Kendi kendime ağlama krizlerine giriyorum. Unutamıyorum. Her gece kabuslar görüyorum, çığlıklar atıyorum. Şahit olduklarımı ve maruz bırakıldığım psikolojik işkenceyi unutmam imkânsız. Kan kokusu, Ceset kokusu hala burnumda. Bu kokunun tarifi yok. Burnunuzda ceset kokusu ile yaşamak nasıl bir şey bilir misiniz? Yaşayan ölüleriz aslında. Ruhlarımızı, psikolojimizi öldürdüler. Beden olarak yürüyoruz sadece. Ruhsuz. Ruhum çalınmış gibi hissediyorum. Bir et yığını gibi düşünün.

HİYEM TEYZE

Yaşadığı onca zulme rağmen çok şükür diyen 60 yaşında Hiyem teyzenin anlattıklarının etkisindeyim hala. Suriye İdlib’de bir engelli fizik tedavi ve rehabilitasyon merkezinde karşılaşıyoruz. Hiyem teyze, hava saldırısı sonucu yanında iki kızı ile birlikte belinden ve bacağından ağır yara alıyor. Hastaneye kaldırılıyor. İlk tedavi sonrası vücudunu hareket ettiremiyor, sadece başını sağa sola çevirebiliyormuş.

Hastanede tedavisi sürerken hastaneyi basan Esad askerleri kimlik kontrolü sırasında, oğlu muhalif tarafta olduğu bilinen Hiyem teyzeyi ve kızlarını yaralı hallerine aldırmaksızın sedyeyle hapishaneye götürüyorlar. Tam iki sene hapiste tutuluyorlar “oğlun gelmeden buradan çıkamazsın” diyorlar.

Hiyem teyze sırt üstü hareketsiz yatarak, yastıksız, yataksız, işkencelerle geçen iki yılını tutsak olarak geçiriyor. Tuvalet ihtiyacını, işlerini yanında ki kızları görüyor, yardımcı oluyor.

Hiyem teyzeyi en çok üzen ve canını acıtan şey; 2 yıl boyunca yan koğuşta genç kadın ve kızların tutulduğu, türlü işkencelerle, kötülüğün (tecavüz, taciz) edildiği sırada kulakları delen çığlıklarıymış. “O çığlıkları duydukça kendi acımı ve yaralarımı unuttum” diyor. “Hissetmedim. Biz yaşlılara değil ama o genç kadınlara, genç kızlara çok büyük kötülükler ediliyordu. Hala çığlıklarını kulağımda hissediyorum” diyen Hiyem teyze 4 yıl süren fizik tedavi ve rehabilitasyon sürecinden sonra, son bir haftadır yetişkin yürütecine tutunup zorlansa da ayağa kalkıp günde 20 adım atabiliyor.

60 yaşında ki Hiyem Teyzenin oğlu uzun arayışlar sonunda annesi ve kız kardeşlerinin hapiste olduğunu öğrenince teslim oluyor öyle serbest bırakılıyor Hiyem teyze ve kızları... Hiyem teyze hayatta dört elle sarılmış bir gün oğlu dönerse onu yürüyerek karşılamak istiyor. O genç kadınların çığlıklarını ise “kendimle mahşere götüreceğim, unutmayacağım ki zalime orada bunun hesabını sorabileyim.” diyor.


Not: İdlib’de hala hayatta mı? Akıbetini bilmiyorum maalesef. Kelimeler kifayetsiz, sözcükler manasız, her şey çok anlamsız bu gibi hayatlar karşısında.


RÖPORTAJ / Aynur KARABULUT

Ocak 2021


www.fikrinisoyle.net'in ürettiği yazılı ve görsel içerik, yazılı izin alınmadan kullanılamaz.

217 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör